İçindekiler
Önsöz
Giriş: Marx'ın Kapital'inin Yazılış Süreci
Giriş: Zamanımızda Marksizm
1) 1. Bölüm: Meta
2) 2-3. Bölümler: Para
3) 4-8. Bölümler: Artı-değer
4) 9-11. Bölümler: Sömürü
5) 12-14. Bölümler: Üretkenlik, İşbirliği ve İşbölümü
6) 15. Bölüm: Makine
7) 16-22. Bölümler: Ücret
8) 23-25. Bölümler: Birikim
9) 26-33. Bölümler: Kapitalizmin Kökenleri
Ek 1: Kapitalizmin Organik Krizi
Ek 2: 'Eksik Tüketim' ve Marksist Kriz Teorisi
Ek 3: Kâr Oranının Düşme Eğilimi
Terimler Sözlüğü
9-11. Bölümler: Sömürü
4. ile 8. bölümler arasında şu büyük sır açığa çıkar:Kapitalizmi ileriye doğru iten kâr, işçi sınıfının karşılığını almadığı, ödenmemiş emeğinden başka bir şey değildir. Bu durum, kapitalistin işçinin emek-gücüne (ücret olarak) ödediği değerin, o emek-gücünün üretimde kullanılmasıyla yaratılan (ve kapitalistin el koyduğu) değerden daha az olmasından kaynaklanır.
Konunun genel teorik çerçevesini çizen Marx, ardından meseleye daha somut bir açıdan bakar; adeta fabrikanın çatısını kaldırır ve kapitalistlerin işçi sınıfından nasıl giderek daha fazla artı-değer kopardığını görmek için içerideki çalışma koşullarını inceler. Bu sihirbaz perdesinin arkasına baktığımızda gördüğümüz şey, acımasız bir sömürü ve sınıf mücadelesi tarihidir.
Sömürü derecesi:
Marx fikirlerini açıklamak için bir dizi formül kullanır. Sermayenin, "değişmeyen sermaye" ve "değişen sermaye" olarak ikiye ayrıldığını biliyoruz. Bir ürünün toplam değeri, üretim araçlarından aktarılan değer ile işçinin emek harcayarak yarattığı yeni değerin toplamından oluşur. Artı-değer ise, üretimde yaratılan yeni değerin, işçinin emek-gücünün değerini (ücretini) aşmasıyla ortaya çıkar. Başka bir deyişle, bir metanın (C′) değeri değişmeyen sermaye (c) + değişen sermaye (v) + artı-değerden (s) meydana gelir. Marx bu nedenle, üretimde fiilen yaratılan değerin W = c + v + s olduğu denklemini kullanır.
Marx öncelikle artı-değerle ilgili çok önemli bir oran tanımlar: Artı-değer oranı veya sermayenin sömürü derecesi. Bu oran, işçinin ürettiği artı-değerin, kapitalistin emek-gücü için ödediği değere (ücrete) bölünmesiyle bulunur ve bir kesir olarak s/v şeklinde gösterilir.
Marx'a göre değişen sermaye (v), yani üretimde kullanılan emek-gücünün değeri, aynı zamanda "gerekli-emek" olarak da düşünülebilir. Gerekli-emek, işçinin kendi geçim araçlarının değerine eşdeğer bir değer üretmesi için gereken çalışma süresidir. Ancak Marx'ın da belirttiği gibi, toplumdaki iş bölümü nedeniyle işçi kendi yiyeceğini veya giyeceğini doğrudan kendisi üretmez; bunun yerine, piyasa için kendi geçim masraflarına denk bir değerde metalar üretir.
İşgününün geri kalan kısmı ise artı-değer üretimine ayrılmıştır. İşte işçinin kendi maliyetini çıkardıktan sonra yaptığı bu fazladan çalışmaya "artı-emek" denir. Artı-emek, tarihteki tüm sınıflı toplumlarda mevcuttur. Aslına bakılırsa, sömürücü bir azınlığın hiç çalışmadan başkalarının sırtından geçinebilmesi ancak bir artı-ürün yaratılmasıyla mümkün olduğundan, artı-emek kavramı sınıflı toplumların temel varlık koşuludur. Öyleyse kapitalizmi diğer üretim tarzlarından ayıran şey artı-emeğin varlığı değil; bu emeğin ücretli-emek aracılığıyla üretilme ve mülk edinilme biçimidir. Marx'ın belirttiği gibi:
"Toplumun çeşitli ekonomik biçimleri arasındaki temel ayrım, örneğin, köle emeğine dayanan toplum ile ücretli emeğe dayanan toplum arasındaki ayrım, bu artı-emeğin fiili üreticisinden, işçiden sızdırılması biçimine dayanır."
Dolayısıyla bir iş günü, gerekli-emek ve artı-emek olarak ikiye bölünmüştür. Bu ikisi arasındaki oran, artı-değer oranına (s/v) eşittir. Marx'ın ifadesiyle bu oran, "emek-gücünün sermaye, ya da işçinin kapitalist tarafından sömürülme derecesinin tam ve kesin ifadesidir." Toplumdaki bütün değeri işçi sınıfı yaratır; fakat kapitalizm altında, bu devasa değerin sadece ufacık bir kısmını ücret olarak geri alırlar. Dolayısıyla sınıf mücadelesi, tam da toplumda yaratılan bu artı-değer üzerindeki kavgadır.
Zaman sorunu:
Değer, toplumsal olarak gerekli emek-zamanının bir ifadesi olduğuna göre, artı-değer oranı (s/v) özünde bir zamanlar kıyaslamasıdır: Yani işçinin kendi maaşını (emek-gücünün değerini) çıkarmak için harcadığı zaman ile, kapitalist için tamamen bedavaya çalıştığı zaman arasındaki orandır.
Elbette kapitalist, işçinin emek-gücünü satın alırken onun zamanının parasını da ödemiştir; bu yüzden o zaman diliminde üretilen tüm ürünlere el koyma hakkını kendinde görür. O halde kapitalistin temel amacı, işçinin çalıştığı süreyi olabildiğince uzatmak, yani iş gününü maksimize etmektir. Böylece gerekli emek-zamanını sabit tutup artı emek-zamanını artırarak sömürü derecesini (s′) tırmandırmaya çalışır.
Kapitalistin gözünde, işçinin çalışmadığı ve dinlendiği her an boşa gitmiş para demektir. Daha da önemlisi, bu boş zamanlarda kapitalistin tonla para döktüğü makineler ve altyapı (değişmeyen sermaye) da atıl vaziyette beklemektedir. İşte bu yüzden kapitalistin en büyük güdüsü, iş gününü olabildiğince uzatmaktır.
"Kapitalist olarak o, ancak kişileşmiş sermayedir. Onun ruhu, sermayenin ruhudur. Ama sermayenin bir tek yaşam dürtüsü vardır, değer ve artı-değer yaratmak, üretim araçlarını mümkün olduğu kadar büyük miktarda artı-emeği emebilecek değişmeyen etmen haline getirmek eğilimi. Sermaye, ölü emektir ve ancak vampir gibi canlı emeği emmekle yaşayabilir. Ve ne kadar çok emek emerse, o kadar çok yaşar. İşçinin çalıştığı süre, kapitalistin ondan satın aldığı emek-gücünü harcadığı süredir. İşçi, eğer bu süreyi kendisi için harcarsa, kapitalisti soymuş olur."
"Emek-gücünün, doğal günün sınırları ötesinde, geceye geçecek şekilde uzatılması, yalnızca, geçici bir etki yapar. Böylece ancak vampirin, emeğin canlı kanına olan susuzluğu azıcık giderilmiş olur. İşte bunun için, günün 24 saati boyunca, emeğe el konulması, kapitalist üretimin kaçınılmaz eğilimidir."
İşletme sahiplerinin kişisel ahlakı ne olursa olsun, kapitalizmin amansız rekabet yasaları bu kâr güdüsünü tüm kapitalistlere dayatır. Her kapitalist, dibe doğru giden bu yarışa katılmak zorundadır, aksi takdirde kârlarını rakiplerine kaptırıp iflas eder. Marx bu durumu şöyle yorumlar:
"Demek ki, sermaye, toplumun koyduğu zorunluluklar olmaksızın işçinin sağlığına karşı da, yaşayacağı ömrün uzunluğuna karşı da vurdumduymazdır. Maddi ve manevi yozlaşmaya, erken ölüme, aşırı çalışma işkencesi konusundaki feryatlara şu karşılığı verir: Bizim kârlarımızı artırdığı için bunlara üzülmek mi gerek? Ama işlere bütünü ile bakılırsa, bütün bunlar gerçekten de tek tek kapitalistlerin, iyi ya kötü niyetine bağlı şeyler değildir. Serbest rekabet, kapitalist üretimin içinde yatan yasaları, tek tek her kapitalist üzerinde güce sahip zorlayıcı dış yasalar olarak ortaya çıkarır."
Bu acımasız tablo, sosyalizmin sadece iyilik, ahlak, eğitim ve mantık yoluyla kurulabileceğini savunan Robert Owen gibi eski Ütopik Sosyalistlerin neden başarısız olduğunu çok iyi açıklar. Ayrıca bu durum, Owen'ın denediği gibi 'tek bir fabrikada sosyalizm' kurma hayalinin sınırlarını da gösterir. Bireysel bir patron şefkatli olabilir, işçilerine çok iyi maaş verip onlara nazik davranabilir; ancak o patron da piyasadaki rekabetin ve kâr yasalarının esiridir. Rakipleriyle baş edebilmek için eninde sonunda işçilik maliyetlerini kısmak zorunda kalacaktır, aksi takdirde piyasadan silinir. Kısacası, kapitalizmin sorunları tek tek patronların kişisel açgözlülüğünden değil, sistemin kendi içindeki yapısal çelişkilerinden kaynaklanmaktadır.
Kapitalistin iş gününü uzatarak kârını katlama hırsının karşısında, aşırı çalışmaya ve bunun getirdiği fiziksel çöküntülere isyan eden "işçinin sesi" yükselir. Kapitalist, iş gününü uzatıp işçinin suyunu sıktıkça onun fiziksel ve zihinsel sağlığını mahveder, bu da uzun vadede tüm işçi sınıfının yozlaşmasına neden olur. Bu yüzden işçinin meşru talebi şudur: "Normal bir iş günü istiyorum, çünkü ben de diğer bütün satıcılar gibi malımın değerini talep ediyorum."
Böylelikle iş gününün uzunluğuna her iki taraftan da belli sınırlar çizilmiş olur. Asgari düzeyde iş günü, en azından işçinin kendi ücretini (emek-gücünün değerini) çıkaracak kadar uzun olmalıdır. Bu sürenin ne kadar olduğu ise ülkeden ülkeye değişir; çünkü toplumun üretkenlik seviyesine ve o toplumun tarihsel olarak alıştığı yaşam standartlarına bağlıdır.
Diğer uçta ise iş gününün azami bir sınırı vardır. İlk olarak, bir insanın günde 24 saatten fazla çalışması fiziksel olarak imkânsızdır. Daha da önemlisi, işçinin bedensel ve zihinsel sağlığını koruması için zorunlu olan biyolojik sınırlar vardır. Kapitalist, iş gününü çok fazla uzatarak sadece işçilerinin yorgunluk nedeniyle azalan üretkenliğini göze almakla kalmaz; aynı zamanda kendi kişisel sınırlarına itilen işçiler arasında biriken öfkenin şiddetli ve militan bir geri tepme olasılığını da göze alır.
Marx'ın da belirttiği gibi, "sınırlayıcı koşulların her ikisi de çok esnek niteliktedir... Bu yüzden, 8, 10, 12, 14, 16, 18 saat gibi çok farklı uzunlukta iş günleri ile karşılaşırız". Sonuç olarak, iş gününün ne kadar uzun olacağı meselesi, canlı güçler arasındaki bir bilek güreşine, yani sınıf mücadelesine dönüşür. Bu mücadele, satın aldığı emek-gücünden maksimum verimi koparmak isteyen kapitalist sınıf ile kapasitesinin ötesinde çalışmak istemeyen işçi sınıfı arasındadır. Kısacası sınıf mücadelesi, zaman üzerinde verilen bir mücadeledir.
"Görüyorsunuz ki, çok esnek sınırları olmasından başka, meta değişiminin niteliğinin kendisi de; ne iş günü için, ne de artı-değer için sınır tanıyor. Kapitalist, alıcı kişiliği içinde iş gününü mümkün olduğu kadar uzatmaya, ve elinden gelse bir iş gününden iki iş günü çıkartmaya çabalama hakkını kendisinde görmektedir. Buna karşılık, satılmış olan metanın özel niteliği, onu satın alanın tüketme isteğine bir sınır konulmasını gerektirmekte ve işçi, iş gününün belirli normal bir süreye indirilmesini isterken, satıcı olmaktan gelen hakkını kullanmaktadır. Öyleyse burada bir karşıtlık, her ikisi de değişim yasasının damgasını taşıyan iki hak arasında bir çatışma vardır. Eşit haklar arasında son sözü kuvvet söyler. Ve bunun için de, kapitalist üretim tarihinde, bir iş gününün belirlenmesi, sürüp giden bir savaşımın kolektif sermaye, yani kapitalist sınıf ile kolektif emek, yani işçi sınıfı arasındaki savaşımının bir sonucu olarak kendisini gösterir."
İş gününün tarihi:
Marx, 10. bölümün büyük bir kısmını, üretim bandının hiç durmadan dönmesini sağlamak için uydurulan vardiya sistemlerinden, işçinin boş zamanlarından koparmaya ve onlardan tüm molaları ellerinden almaya kadar, kapitalistlerin iş gününü uzatmak için bulduğu somut yöntemleri incelemeye ayırır ve bunun için dönemin fabrika raporlarını, tarihsel kayıtlarını kullanır:
"Kör ve önüne geçilmez tutkusuyla, artı-değere duyduğu kurt açlığı ile sermaye, İşgününün yalnız manevi değil, fiziksel en üst sınırlarını da çiğner geçer. İnsan bedeninin büyümesi, serpilip gelişmesi ve sağlığının devamı için gerekli olan zamanı gasp eder. Temiz hava ile güneş ışığının tüketimi için gerekli olan zamanı bile çalar. Yemek zamanına el koyarak, elinden geldiğince onu da üretim sürecine katar, böylece, ocağa kömür atılır, makineye yağ verilir gibi, işçiye de, üretim aracıymış gibi, yiyecek verilir."
Marx'ın da belirttiği gibi, kapitalistler bu hırslarıyla işçinin hem bedensel hem de ruhsal sağlığını kemirirler. Günümüzdeki daha kısa çalışma saatlerine, hafta sonu tatillerine ve uzayan yaşam sürelerine bakıp Marx'ın tarif ettiği bu gaddar koşulların geçmişte kaldığını düşünebiliriz. Ancak gerçek hiç de öyle değildir.
Öncelikle kendimize şunu sormalıyız: 'Hafta sonu' tatili (iki günlük ücretli dinlenme süresi) ve haftada 40 saat çalışma hakkı nasıl kazanıldı? Zira bu tür 'lüksler' eskiden yoktu; Marx'ın da anlattığı gibi, iş günü genelde 12 saatin üzerindeydi ve işçinin tek dinlenme günü Pazar günüydü. Gerçek şu ki, tüm ilerici haklar gibi bu boş zaman da işçi sınıfı tarafından örgütlenerek, eylem yapılarak ve bedel ödenerek kazanıldı. İşçiler ancak ve ancak kapitalistlerin kârlarını doğrudan tehdit ederek bu hakları koparabildiler.
Marx, "Normal iş gününün saptanması, kapitalist ile emekçi arasında yüzyıllarca süren savaşımların sonucudur" diyerek, 1833, 1844 ve 1847 Fabrika Yasalarından On Saat Yasası direnişine kadar iş gününün tarihini ana hatlarıyla anlatır.
İkinci olarak, kapitalistler bugün bile bu tarihi kazanımları sinsice geri almaya ve her fırsatta iş gününü uzatmaya çalışmaktadırlar. Yıllardır patronlar, ücretsiz fazla mesai dayatmasıyla işçi sınıfının kanını emmeye devam etmektedir; bu durum neredeyse tüm işyerlerinde yazısız bir kurala dönüşmüş, işsizlik tehdidi sopasıyla işçiler her hafta daha uzun saatler çalışmaya mecbur bırakılmıştır. OECD'nin verilerine göre Türkiye, haftada ortalama 45-50 saati aşan çalışma süresiyle Avrupa ülkeleri arasında en uzun çalışma saatlerine sahip ülkedir. DİSK-AR'ın raporları ve İSİG Meclisi verileri, kayda geçmeyen ücretsiz fazla mesailerin ve artan iş yükünün işçilerin tüm kişisel zamanını erozyona uğrattığını, öğle ve çay molalarının bile gasp edildiğini açıkça göstermektedir. DİSK verilerine dayanarak yapılan hesaplamalar, işçilerin haftada ortalama 8 ila 10 saat civarında ücretsiz fazla mesai yaptığını; ödenmeyen bu emeğin kapitalistlerin cebine her yıl yüz milyarlarca liralık devasa bir haksız kâr olarak girdiğini göstermektedir.
İşçilerin sırtına yüklenen bu devasa boyuttaki fazla mesai gerçeği, toplumdaki korkunç işsizlik tablosuyla da büyük bir çelişki içindedir. Milyonlarca insan iş bulamazken, çalışan milyonlarca kişi neden sadece ay sonunu getirebilmek için haftada 50-60 saat çalışmaya veya iki üç işi birden yapmaya mahkûm edilmektedir?
DİSK Konfederasyonu yetkilileri bu tabloyla ilgili olarak Türkiye'nin Avrupa'da açık ara en uzun çalışma saatlerine sahip olduğunu ve ücretsiz fazla mesai sömürüsünün had safhada olduğunu sıkça vurgulamaktadır. DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu'nun da belirttiği gibi: "Türkiye'deki işçiler Avrupa'nın en uzun saatlerini çalışıyor ve üstelik yaptıkları bu ekstra mesailerin büyük bir kısmı için hiçbir ücret alamıyorlar. Eğer ortada bu kadar çok yapılacak iş varsa, patronların yeni işçi almaları gerekir. Ülkede bu işi yapmaya can atacak, geniş tanımlı 12 milyon 850 bin işsiz yurttaşımız var."
Bütün bunların yanı sıra dev tekellerin büyümesi, modern teknoloji ve rekabet baskısıyla birlikte; işçi haklarını hiçe sayan esnek çalışma modelleri, sıfır saat sözleşmeleri, 7/24 hizmet veren işletmeler, gece teslimatları ve e-ticaret çılgınlığıyla birlikte üretimin ve dağıtımın fiziksel ya da zamansal tüm sınırlarını yıkmaya yönelik vahşi bir eğilim görülmektedir.
Son olarak, Marx'ın 19. Yüzyıl'da tarif ettiği türden fiziksel yozlaşma ve işe bağlı hastalıklar geçmişte kalmış olsa da, bugün bunun yerine aşırı çalışmanın yarattığı baskıların neden olduğu ruhsal hastalıkların, stresin, depresyonun ve toplumsal sorunların çoğaldığını görüyoruz. Örneğin Türkiye'de SGK verileri iş cinayetleri ve fiziksel meslek hastalıklarını bile tam yansıtmazken, bağımsız hekim ve sendika raporları; işyeri kaynaklı stres, mobbing ve tükenmişlik sendromunun tüm işçi sağlığı şikayetlerinin büyük bir bölümünü oluşturduğunu göstermektedir. Sağlık Bakanlığı ve psikiyatri derneklerinin verilerine göre, psikiyatri kliniklerine başvuru sayılarının ve antidepresan kullanımının son yıllarda katlanarak artması büyük ölçüde bu çalışma ve geçim kaygısı cenderesiyle bağlantılıdır. Başka bir alanda, eğitim emekçileri üzerindeki ağır iş yükü de ruh sağlığını derinden etkilemektedir; Eğitim-Sen ve Türk Eğitim-Sen'in araştırmalarına göre, Türkiye'deki öğretmenlerin %70'inden fazlası artan angarya işler, düşük ücretler ve mobbing nedeniyle psikolojik tükenmişlik yaşamakta ve fırsatını bulsa mesleği bırakmayı düşünmektedir. Eve taşınan hazırlık ve evrak işleriyle birlikte bir öğretmenin haftalık fiili çalışma süresi yasal sınırların çok ötesine dayanmaktadır.
Başka bir deyişle, kapitalizm altındaki rekabet ve baskı, işçilerin kendi emeklerine, iş arkadaşlarına ve genel olarak topluma giderek daha fazla yabancılaştığı bir duruma yol açmıştır. Zihinsel uyarım ve kültürel zenginleşmenin yerine, artık sadece izolasyon ve kaygı hisleri görüyoruz. Marx'ın döneminde görülen işe bağlı erken ölümlerin yerini bugün ömür boyu süren bir zahmet, stres ve tükenmişlik almıştır.
Nicelik ve nitelik:
Marx bu bölümde artı-emek ve artı-değer sorunuyla ilgili iki ek önemli noktaya değinir. Birincisi, İngiliz burjuva iktisatçısı Nassau W. Senior tarafından ortaya atılan meşhur 'Son Saat' (Last Hour) argümanıyla inceden inceye alay eder. Profesör Senior, 1833 tarihli Fabrika Yasasında iş gününün sadece bir saat kısaltılmasının bile -o ünlü 'Son Saat'- pamuklu dokuma patronlarının tüm kârını buharlaştırıp yok edeceğini savunuyordu.
Marx'ın harika bir şekilde çürüttüğü üzere Senior'un bu argümanı tamamen kusurluydu; çünkü bu iktisatçı, işçinin gününün çok büyük bir bölümünü üretimde kullanılan makinelerin ve hammaddelerin (değişmeyen sermayenin) değerlerini yeniden üretmekle geçirdiğini sanıyordu. Oysa daha önce açıkladığımız gibi, değişmeyen sermayenin içinde somutlaşan değer -yani daha önceki işçilerin ürettiği birikmiş ölü emek- üretim sürecinde yok olmaz, sadece eski üründen yeni ürüne aktarılır. Bu kural hem kullanılan makineler hem de işlenen hammadde için geçerlidir.
"İşçinin, pamuğun, makinenin vb. yeniden-üretimi ya da yerine konması için emek-gücünün bir anını bile yitirdiğini sanıyorsanız, tamamen aldanıyorsunuz. Tersine, onun emeği, pamuk ile iği ipliğe çevirdiği ve o, bu eğirme işini yaptığı için, pamuk ile iğin değerleri, ipliğe, kendiliğinden geçmektedir. Bu sonuç, işçinin emeğinin niteliği ile meydana gelir, niceliği ile değil."
Bu nedenle, değişmeyen sermayenin sahip olduğu değer bilançonun her iki tarafında da yer alır ve birbirini götürür. Üretim sürecine dâhil olan tüm toplumsal olarak gerekli emek-zamanı, nihai ürüne yeni bir değer katar; bu değer, hammaddelerin ve makinelerin içinde zaten var olan, geçmişteki emek çabalarının ürünü olan değere eklenir. Dolayısıyla iş gününün saatleri (c + v + s) olarak değil, yalnızca v + s'ye -yani işçinin kendi ücretini çıkardığı zaman ile patrona kâr ürettiği zaman- bölünür.
Sonuç olarak, iş gününün azaltılmasının kapitalistlerin kârları üzerindeki yıkıcı etkisi, Senior'un iddia ettiği kadar büyük değildir. Bugün de sıkça rastladığımız gibi, Senior'un bu argümanı burjuva histerisinden başka bir şey değildi; işçilerin sırtındaki yükü biraz olsun hafifletecek ama aynı zamanda patronların kârından ufak bir taviz koparacak her türlü yasaya karşı ortalığı ayağa kaldırmak için uydurulmuştu.
Daha sonra 11. bölümde Marx, artı-değer oranı ile artı-değer kitlesi arasında çok önemli bir ayrım yapar; artı-değer kitlesi, basitçe artı-değer oranının yatırılan toplam değişen sermaye ile (işçi ücretleriyle) çarpılmasıdır. Kısacası bir kapitalist için elde edilecek toplam kâr kitlesi, işçilerin ne kadar sömürüldüğüne (sömürü derecesine) ve ne kadar çok işçinin sömürüldüğüne bağlıdır.
Bu denklem yatırım, üretkenlik, sömürü ve istihdam arasındaki bağlantıyı anlamamızı sağlar. Kapitalist, üretkenliği artırmak için teknolojiye ve makineye yatırım yaparak sömürü derecesini yükseltebilir; böylece işçilerin aynı zaman diliminde çok daha fazla üretim yapmasını sağlar. Üretim artınca aynı işi yapmak için daha az işçiye ihtiyaç duyulur, bu da işçilik maliyetlerini düşürüp kârları katlar. Maliyetleri düşen kapitalist, ürünlerini toplumsal ortalama değerin altında satarak rakiplerini ezer ve pazar payını büyütür. Bu süreç, kapitalizmin altın çağında üretim araçlarını devasa ölçülerde geliştirmesini sağlayan rekabetin itici gücüydü; ancak sermaye giderek daha az sayıda elde biriktikçe bu rekabet tekelciliğe dönüşür ve ilerici olan bu eğilim kendi zıddına dönerek gericileşir.
Bunun, ekonomik büyümenin teknolojik üretkenlik yerine ucuz emeğe ve uzun çalışma saatlerine dayandığı Türkiye için de önemli sonuçları vardır. İktidar büyüme rakamlarıyla övünse de (bunun arkasında önemli faktörler olsa da), emeğin ulusal gelirden aldığı pay giderek düşmekte ve teknolojik üretkenlik yerinde saymaktadır.
Peki, teknolojik üretkenlik bu kadar zayıfken Türkiye'deki işletmeler kârlarını nasıl devasa oranlarda artırabiliyor? Bunun anahtarı ücretlerin sefalet düzeyinde tutulmasıdır. Başka bir deyişle, teknolojiye, verimliliğe ve makinelere yatırım yapmak yerine bugün Türkiye'de asgari ücret tuzağına itilmiş ucuz işgücü sömürüsü tercih edilmektedir. Asalak kapitalistler, üretim araçlarını geliştirmek yerine hızlı kâr elde etmek için işçilerin düşük ücretlerinden ve uzun çalışma saatlerinden faydalanıyorlar.
Son olarak Marx, para ve sermaye arasındaki diyalektik bağı, yani niceliğin niteliğe nasıl dönüştüğünü açıklar. Her para otomatik olarak sermaye değildir. Peki yastık altındaki para veya servet birikimi hangi aşamada sermayeye dönüşür?
Özetle para, sahibinin hiçbir üretim sürecine bizzat katılmadan, yalnızca başkalarının emeğini sömürerek hayatını idame ettirebileceği bir büyüklüğe ulaştığında sermaye haline gelir. Az miktarda parası olan biri ancak bir tek işçi çalıştırabilir ve o işçinin ürettiği kâr, patronun ancak karnını doyurmasına yetecek düzeyde olabilir. Sahibinin elindeki para miktarı büyüdükçe çalıştırdığı işçi sayısı da artar ve sonunda para sahibi, tamamen başkalarının sırtından geçinebileceği o niteliksel sıçramaya ulaşır.
Benzer şekilde, emeğin üretkenliği geliştikçe artı-emeğin gerekli-emeğe oranı artar; böylece tek bir kapitalistin lüks içinde yaşaması için sömürmesi gereken işçi sayısı azalır. Bu durum yine doğrudan sömürü derecesiyle ve artı-değer oranı ile kitlesi arasındaki bağlantıyla ilgilidir.
Ağır işlere son:
Kapitalist sistemde mesele her zaman şu eksende döner: Kapitalizmin çarklarının dönebilmesi için kaç işçiye ihtiyaç vardır? Maalesef cevap çoğunlukla şudur: Mevcut nüfusun çok daha azına. İşte toplumu içten içe çürüten o kalıcı kitlesel işsizlik yarasının sebebi budur. Üretim araçlarının gelişmesinin, bilimin, teknolojinin ve verimliliğin artmasının bir yanda devasa kârlar yaratırken diğer yanda sadece yoksulluk ve sefalet yaratması, kapitalizmin en büyük saçmalığıdır.
İstihdam edilenlerin haftada 50-60 saat çalıştırılıp posasının çıkarıldığı, buna karşılık milyonlarca insanın işsizlikten kırıldığı bu çelişkiyi yaşamak zorunda mıyız? Toplumdaki mevcut teknoloji ve otomasyon neden işi tüm nüfusa eşit olarak paylaştırmak ve herkesin çalışma saatlerini düşürmek için kullanılmıyor? Aslında herkesin haftada sadece 20 ya da 30 saat çalıştığı bir ortamda dahi tam istihdam sağlanabilir. Fakat böyle bir insani düzen, kapitalizmin ve kâr hırsının doğasıyla tamamen çelişir.
Günümüzdeki modern teknoloji ve otomasyonun sunduğu muazzam üretkenlik potansiyeli sayesinde, gerekli emek süresini günde sadece birkaç saate veya çok daha aza indirmemiz tamamen mümkündür. Bilim ve teknolojinin sürekli gelişmesiyle birlikte bu süre daha da kısaltılabilir ve bildiğimiz anlamdaki o yorucu 'çalışma' zorunluluğu tamamen ortadan kalkabilir. İnsanlığın asıl derdi geçim sıkıntısıyla boğuşmak değil, bu yükten kurtulup hayatı nasıl dolu dolu yaşayabileceği olmalıdır. 1960'larda televizyon programları, otomasyonun gelişiyle birlikte insanların devasa boyutlardaki boş zamanlarını nasıl değerlendirebileceklerini tartışıyordu. Oysa bugün daha fazla boş zamana sahip olmak bir yana dursun, kapitalizm yüzünden kendimize ayırabildiğimiz zaman giderek azalmaktadır.
Üretimin insan ihtiyaçları için değil yalnızca kâr için yapıldığı kapitalist düzende, bu insanca yaşam hayali ne yazık ki bir ütopya olarak kalmaya mahkumdur. Sadece rasyonel ve demokratik bir planlamaya dayanan, yani toplumun ihtiyaçlarının kişisel kârların önüne geçtiği sosyalist bir sistem bu hayali gerçeğe dönüştürebilir.
Ancak Marx'ın da üstüne basa basa vurguladığı gibi, işçi sınıfı tarihi boyunca elde ettiği en ufak bir boş zamanı veya hakkı bile örgütlü bir mücadele vermeden kazanamamıştır. Öyleyse görevimiz açıktır: eğitmek, ajite etmek, örgütlenmek ve toplumun devrimci bir dönüşümü için sonuna kadar savaşmak.
"Belirli üretim kollarında iş gününün düzenlenmesinin tarihi ve bu düzenleme etrafında süregelen mücadeleler açıkça göstermektedir ki; sendikasız, örgütsüz ve diğer işçilerden kopuk tek başına hareket eden (yalıtık) işçi ile, emek-gücünü dilediğine satmakta kağıt üzerinde "özgür" olan işçi, kapitalist üretim belirli bir olgunluk seviyesine geldiğinde bütün direnme gücünü yitirmekte ve kapitaliste boyun eğmek zorunda kalmaktadır. Dolayısıyla normal bir iş gününün yaratılması, kapitalist sınıf ile işçi sınıfı arasında az çok gizli, uzun süren bir iç savaşın sonucudur."
"'Acılarının yılanına' karşı 'korunmak' için işçilerin baş başa vermeleri ve bir sınıf olarak... hem kendilerini ve hem de ailelerini köleliğe ve ölüme satmalarını engelleyecek bir yasanın, kudretli bir toplumsal engelin yaratılmasını gerçekleştirmeleri gerekir."
Metin üzerine daha derin okuma yapmak isterseniz Kapital'in ilgili bölümüne buradan ulaşabilirsiniz: 9-11. Bölümler: Sömürü
[dictionary]
Temel Ekonomi Politik Terimleri Sözlüğü
- Sömürü Derecesi / Artı-değer Oranı (s′): İşçi tarafından üretilen artı-değerin (s), kapitalist tarafından işçiye ödenen emek-gücünün değerine (değişen sermayeye - v) bölünmesiyle elde edilen orandır. Sermayenin işçiyi hangi ölçüde sömürdüğünün kesin matematiksel ifadesidir.
- Gerekli-emek (Necessary labour): İş gününün, işçinin kendi geçim araçlarının (aldığı ücretin) değerine eşit bir değer üretmesi için harcaması gereken kısmıdır.
- Artı-emek (Surplus labour): İşgününün, gerekli-emeğin ötesinde kalan ve işçinin kapitalist için tamamen karşılıksız (bedavaya) çalıştığı kısmıdır. Kapitalizmde kârın asıl kaynağı ve sınıflı toplumların temel varlık koşuludur.
- İşgünü (Working day): Gerekli-emek ve artı-emek zamanlarının toplamından oluşan, işçinin emek-gücünü kapitalistin emrine verdiği günlük süredir. Uzunluğu doğa yasalarıyla değil, kapitalist sınıf ile işçi sınıfı arasındaki güç dengesiyle (sınıf mücadelesiyle) belirlenir.
- Değişmeyen Sermaye (c): Makine, altyapı ve hammadde satın almak için yatırılan sermayedir. Üretim sürecinde yok olmaz veya yeni bir değer yaratmaz; sadece kendi mevcut değerini tüketildiği ölçüde yeni ürüne aktarır.
- Değişen Sermaye (v): İşçinin emek-gücünü satın almak için ayrılan sermayedir (ücretler). Canlı emek üretime katıldığında kendi değerini yeniden ürettiği gibi, fazladan bir artı-değer yaratarak yatırılan toplam değeri büyütür.
- Artı-değer Kitlesi (Mass of surplus-value): Artı-değer oranının, yatırılan toplam değişen sermaye ile (tüm işçi ücretleriyle) çarpılmasıyla elde edilen toplam kâr miktarıdır. Bir kapitalistin elde edeceği toplam kâr, sömürü derecesine ve sömürdüğü işçi sayısına bağlıdır.
- Emek-gücü (Labour-power): İşçinin satabileceği tek şey olan zihinsel ve fiziksel çalışma kapasitesidir. Kapitalist, işçinin ürettiği ürünü değil, onu belli bir süre boyunca çalıştırma yetkisini satın alır.
- Yalıtık (İzole) İşçi: Sendikasız, örgütsüz ve diğer işçilerden kopuk olarak sermayenin karşısına tek başına çıkan işçidir. Kağıt üzerinde emek-gücünü dilediğine satmakta "özgür" görünse de, örgütlü sermaye karşısında hiçbir direnme gücü yoktur ve boyun eğmeye mahkumdur.
- 'Son Saat' Argümanı (Last Hour): Burjuva iktisatçısı Nassau W. Senior'un, işgününün yasal olarak sadece bir saat kısaltılmasının bile kapitalistlerin tüm kârını buharlaştıracağı yönündeki kusurlu ve histerik iddiasıdır. Marx, değişmeyen sermayenin değerinin üretimde yok olmadığını göstererek bu iddiayı çürütmüştür.
[/dictionary]
Bu yazılar ücretsiz ama emek istiyor. Bir kahveyle destek olabilirsiniz.