İçindekiler
Giriş: Marx'ın Kapital'inin Yazılış Süreci
4) 9-11. Bölümler: Sömürü
5) 12-14. Bölümler: Üretkenlik, İşbirliği ve İşbölümü
6) 15. Bölüm: Makine
7) 16-22. Bölümler: Ücret
8) 23-25. Bölümler: Birikim
9) 26-33. Bölümler: Kapitalizmin Kökenleri
Ek 1: Kapitalizmin Organik Krizi
Ek 2: 'Eksik Tüketim' ve Marksist Kriz Teorisi
Ek 3: Kâr Oranının Düşme Eğilimi
Terimler Sözlüğü
4-8. Bölümler: Artı-değer
Marx, meta üretiminin ve
paranın tarihsel gelişimini inceledikten sonra, klasik iktisatçıların içinden
çıkamadığı o büyük soruya yönelir: Kapitalizmde kârın kaynağı nedir?
Kapital'in buraya kadarki bölümünde Marx, temel olarak
tarihsel süreçleri ve genel anlamda zaten bilinen kavramları ele alır. Örneğin,
emek-değer teorisi henüz tam gelişmemiş olsa da Marx'ın öncülleri olan klasik
iktisatçılar tarafından daha önce ortaya atılmıştı. Benzer şekilde,
kapitalizmin özel mülkiyete dayanan ve kâr güdüsüyle hareket eden bir meta
üretimi sistemi olduğu da bu iktisatçılar tarafından zaten kavranmıştı. Fakat
klasik iktisatçıların hiçbiri şu temel soruyu yanıtlayamamıştı: Kâr nereden
geliyor?
Sermaye nedir?
Marx bu soruyu yanıtlamaya,
"Sermaye nedir?", "Bu tarihsel sistem nasıl ortaya çıktı?"
ve "Sermayeyi paradan veya diğer metalardan ayıran özellik nedir?"
sorularını sorarak başlar.
Basitçe ifade etmek gerekirse para, ancak kâr getirecek
şekilde mal veya emek satın almak için kullanıldığında sermayeye dönüşür. Eğer
bir çoban karnını doyurmak için yününü satıp ekmek alırsa, o parayı sermaye
olarak kullanmış olmaz. Ancak bir tüccar, yünü daha yüksek bir fiyata satmak
amacıyla satın alırsa, o noktada kullandığı para sermayedir.
Kapitalizmden önce sermaye temel olarak ticaret yoluyla birikiyordu; bu da sadece malların alınıp satılmasını değil, aynı zamanda yağma, sömürü, fetih ve korsanlığı da içeriyordu.
Marx, bu tarihsel arka planın ve özellikle meta üretiminin
gelişiminin önemini şöyle vurgular:
"Meta dolaşımı, sermayenin çıkış noktasıdır. Meta üretimi, dolaşımı ve ticaret denen daha gelişmiş dolaşım biçimi, sermayenin doğup büyüdüğü tarihsel temeli oluştururlar. 16. yüzyılda dünyayı saran ticaret ile yeryüzüne yayılan pazar, sermayenin modern tarihinin başlangıcı olmuştur."
Böylece sermayenin ve kapitalizmin doğabilmesi için bazı
önkoşulların sağlanması gerekiyordu: Meta üretimi ve değişiminin yaygınlaşması,
paranın evrensel bir değer ölçüsü olarak gelişmesi, toplumda iş bölümünün
sağlanması, özel mülkiyetin yayılması ve bir dünya pazarının kurulması.
Marx, sermayenin ortaya çıkışını şöyle detaylandırır:
"Para ile, yani yalnızca para ile sermaye olan para arasındaki gözümüze çarpan ilk fark, dolaşımın biçimlerindeki ayrılıktan başka bir şey değildir. Metanın en basit dolaşım biçimi M-P-M, metanın paraya dönüşmesi, ve paranın gerisin geriye meta haline gelmesidir; ya da satın almak için satmaktır. Ama, bu biçimin yanı sıra ondan tamamen farklı başka bir biçim görüyoruz: P-M-P, paranın metaya dönüşümü ve tekrar para halini alışı; ya da satmak için satın almak. Bu ikinci biçimde dolaşımını tamamlayan para, böylece sermayeye dönüşür, sermaye halini alır, ve zaten aslında sermaye olma özelliğindedir."
Basit meta üretiminde temel amaç servet biriktirmek değil, ihtiyaçları karşılamaktır. Her birey satmak için üretir ve elde ettiği parayla da ihtiyaç duyduğu şeyleri satın alır. Elde edilen bu kullanım-değerleri alınıp tüketilir. M-P-M devresi, satın almak ve tüketmek için yapılan bir satışla sona erer.
"Tüketim, gereksinmelerin karşılanması, tek sözcükle kullanım-değeri, bu devrenin sonu ve amacıdır."
Ancak burada kullanılan para kâr amacı taşımadığı için sermaye sayılmaz. Paranın sermayeye dönüşmesi niteliksel bir sıçramayı ifade eder: Artık döngünün başlangıç ve bitiş noktası metalar veya tüketim değildir; bunun yerine, parayla başlayıp yine parayla biten bir devre görürüz. Başka bir deyişle, karşımızda kâr elde etmek için satın almayı ifade eden P-M-P devresi durmaktadır. Bu değişimin amacı bir ihtiyacı gidermek (kullanım-değeri elde etmek) değil, sadece para (değişim-değeri) elde etmektir.
"Alıcı, sonra da satıcı olarak parayı yeniden ele geçirmek üzere elden çıkartır... Demek ki, para harcanmamış oluyor, yalnızca sürülmüş (dolaşıma sokulmuş) oluyor."
Kapitalizmin ve paranın gelişmesiyle birlikte, üretim artık bireysel ihtiyaçları gidermek için yapılmaz. Üretimin ve ticaretin asıl varlık nedeni kâr elde etmek, yani paradan para kazanmaktır.
"P-M-P dolaşımı... parayla başlar, parayla biter. Bu nedenle, onu harekete getiren ve motive eden gücü, belirleyici amacı değişim-değeridir."
Kapitalist, toplumun gerçek ihtiyaçlarıyla ilgilenmez.
İhtiyaçları ancak ürününü satıp kâr edebilmek adına umursar. Üretimi
yönlendiren asıl güç, bu bitmek bilmeyen kâr hırsıdır:
"Bu hareketin bilinçli temsilcisi olarak para sahibi, kapitalist haline gelir. Kişiliği, ya da daha doğrusu cüzdanı, paranın yola çıktığı ve dönüp dolaşıp geldiği noktadır. Tarafımızdan ele alınan dolaşımın nesnel içeriği - değerin değerlenmesi - onun öznel amacı halini alır; gitgide daha fazla soyut servete sahip olma, faaliyetlerinin tek dürtüsü haline geldiği ölçüde o, bir kapitalist olarak, yani bir kişiliğe bürünmüş, bilinç ve iradeye sahip sermaye olarak işlev yapar. Kullanım-değerlerine, bunun için, kapitalistin gerçek amacı gözüyle bakılmaması gerekir; tek bir alışverişteki kârı için de aynı şey geçerlidir. Onun biricik amacı kâr etmenin, durup dinlenmeyen hareketidir."
Özetle, basit meta üretiminin amacı kullanım-değerlerine
ulaşmak, yani ihtiyaçları gidermektir. Buna karşılık, sermaye dolaşımının amacı
ise değişim-değerini büyütmektir. Bu para kazanma döngüsünde, kapitalist sürece
başladığı zamankiyle aynı miktarda parayla çıkarsa bütün bu çabası anlamsız
olurdu. Bu nedenle, sermaye dolaşımını değişim-değerinin büyümesi ve
artı-değerin yaratılması olarak tanımlamak çok daha doğrudur. Marx'ın
sermayenin 'değer yaratma süreci (valorisation)' dediği şey tam da budur: Değer
yaratan emeğin üretime katılmasıyla sermaye varlıklarının değerindeki artıştır.
Demek ki sermaye, kendini sürekli yeniden üreten bir servet,
paradan doğan para ve daha fazla değer yaratan bir değer olma niteliğiyle öne
çıkar. Bu yüzden para, kâr getirecek bir yatırıma yönlendirilir yönlendirilmez
sermaye haline gelir.
Ucuza alıp pahalıya satmak:
Şimdi asıl soruya dönelim:
Sermaye nasıl oluyor da değerden daha fazla değer üretebiliyor? Sermaye
dolaşımı nasıl olur da eldeki paranın (P) daha da artarak P' haline geldiği bir
P-M-P' devresine dönüşür? Mesele basitçe para kazanmak değil, para sahibine
başlangıçta yatırdığı paradan daha fazlasını geri vermektir.
Marx'a kadar genel inanış, kapitalizmde kârın ucuza alıp
pahalıya satmaktan geldiği yönündeydi. Başka bir deyişle, kârın (artı-değerin)
doğrudan piyasadaki alım-satım işlemleri sırasında, tamamen dolaşım alanında
yaratıldığı düşünülüyordu.
Marx bunun yanlış olduğunu açıklar. Dolaşım süreci yeni bir
değer yaratmaz; yalnızca paranın metaya, metanın da paraya dönüştürülmesini
sağlar. Piyasa işlemlerinde değer biçim değiştirir ancak yoktan var edilmez.
Metaların değişimi, bir satın alma ve bir satış sürecinden oluşur. Eğer bir
satın almada avantaj sağlansaydı, bu avantaj o metanın tekrar satılması
aşamasında kaybedilirdi. Birinin kazancı diğerinin kaybı olacağından, bu
işlemler toplamda net bir artı-değer yaratmaz. Değerin yaratılmasından ziyade,
sadece bir elden diğerine aktarılması söz konusudur.
Değer dolaşımda (piyasada) değil, üretim sürecinde yaratılır
ve metada içerilen toplumsal olarak gerekli emek-zamanını ifade eder. Ancak bir
metanın içindeki değer, o meta satıldığında (yani dolaşım eylemiyle) gerçeğe
dönüşür. Dolayısıyla piyasa süreci hayati bir önem taşır, fakat yine de yeni
bir değer üretmez; sadece var olan değeri hareket ettirir. Piyasanın asıl
işlevi budur.
Bu sebeple değer yasası (meta üretimi ve değişimi
kuralları), "zorunlu olarak eşdeğerlerin değişimini gerektirir". Daha
önce de belirtildiği gibi, bu kural toplumdaki sayısız alışveriş eyleminin bir
genellemesidir. Bireysel bir vakada fiyat ile gerçek değer arasında bir fark
olsa bile, genel ortalamada metalar içlerinde barındırdıkları toplumsal olarak
gerekli emek-zamanı ölçüsünde, eşdeğer bir temelde değiştirilirler.
"Metaların, değerlerinden sapmış fiyatlarla satılabileceği doğrudur, ama bu sapmaların, değişim yasalarının bir ihlali gibi görülmesi gerekir; normal durumunda, eşdeğerlerin değişimidir, ve bu nedenle de değer artmasının bir yolu değildir."
Marx'ın burada anlatmak istediği şudur: Eğer piyasa
eşdeğerlerin (eşit değerdeki malların) birbiriyle değiştirilmesi kuralına
dayanıyorsa, meta dolaşımı artı-değerin kaynağı olamaz.
Metaların fiyatları ve değerleri, eninde sonunda farklı
üreticilerin emekleri arasındaki ilişkileri yansıtır. Marx'ın da belirttiği
gibi, eğer mallar sürekli olarak gerçek maliyetlerinin çok üzerinde satılsaydı,
yeni bir değer yaratılmış olmazdı, sadece genel bir enflasyon yaşanırdı:
"Şimdi, satıcıya, açıklanması mümkün olmayan bir ayrıcalıkla, metalarını, değerinin üzerinde bir değerle, 100 değerinde bir metayı 110'a, yani %10'luk bir nominal fiyat fazlasıyla satma olanağının verilmiş olduğunu düşünelim. Satıcı, böylece 10'luk bir artı-değeri cebe indirir. Ama sattıktan sonra alıcı haline gelir. Üçüncü bir meta sahibi şimdi onun karşısına satıcı olarak çıkar, ve onun da elindeki metaların %10 daha pahalı satma ayrıcalığı vardır. Dostumuz, satıcı olarak kazandığı 10'u, alıcı olarak yeniden yitirmektedir. Sonuç şu oluyor ki, bütün meta sahipleri, mallarını birbirlerine değerlerinin %10 fazlası ile sattıkları için, tıpkı gerçek fiyatları üzerinden satmış gibi bir sonuca varıyorlar. Fiyatlardaki böyle genel ve nominal bir artış, değerlerin, gümüşün ağırlığı yerine altının ağırlığı ile ifade edilmesi gibi bir etki yaratır. Metaların nominal fiyatları yükselir, ama değerleri arasındaki gerçek ilişki öylece kalır."
Kârın ucuza alıp pahalıya satmaktan geldiğini savunan hatalı
düşüncenin temel sorunu şudur: Bu görüş, toplumda sadece "alıcılar"
ile sadece "satıcılar"ın birbirinden tamamen ayrı gruplar olduğunu
varsayar; yani "yalnızca satın alıp hiç satmayan, yani yalnızca tüketip
hiç üretmeyen bir sınıfın varlığını" şart koşar. Bu hatalı düşünce,
ekonomi içindeki karşılıklı bağları göremeyen Marx'ın öncüllerinin diyalektik
dışı görüşünden kaynaklanır. Evrensel bir piyasa sisteminde hepimiz hem alıcı
hem satıcıyız. Kapitalistler bile öyledir; ürün satarlar ama ondan önce
işçilere ücret ödemek, hammadde ve makine satın almak zorundadırlar.
Bireysel alışverişlerde elbette 'hile' yapılabilir, fakat bu
tür dolandırıcılıklar toplumun genelindeki toplam değer miktarını artırmaz. Bir
elle hile yaparak kazanılan, daha sonra diğer elle kaybedilir; birinin kazancı
ötekinin kaybıdır.
"Dolaşımdaki değer toplamı zerre kadar artmamıştır, yalnızca A ile B arasında farklı bir şekilde dağılmıştır. B için değer kaybı, A için artı-değerdir; birisi için "eksi" olan, diğeri için "artı"dır... Bir ülkenin kapitalist sınıfının tümü, kendi kendisinden kâr sağlayamaz."
Ancak bu kurnazlıklar artı-değerin asıl kaynağını asla
açıklayamaz.
Sonuç olarak, kapitalizmde artı-değerin kaynağını bulmak
için tek tek alışverişlere veya dolaşım alanına bakamayız; üretim ve piyasayı
bir bütün olarak incelemeliyiz. "Eğer eşdeğerler değişilse, bundan
artı-değer çıkmaz, ve eğer eşdeğer olmayanlar değişilse gene artı-değer yoktur.
Dolaşım ya da metaların değişimi, hiç bir değer doğurmaz."
Eğer piyasada (dolaşım alanında) yaratılmıyorsa, artı-değer
nereden gelmektedir?
"Dostumuz para babasının, bu henüz çekirdek halindeki kapitalistin, metaları değerlerine satın alması ve tekrar değerlerine satması, ama gene de sürecin sonunda, dolaşıma koyduğundan daha fazla değeri oradan çekmesi gerekmektedir. Palazlanmış bir kapitalist haline gelişi, hem dolaşımın içinde, hem de dışında olacaktır."
Emek-gücü:
Kapitalist sürece parayla başlamak, metalar
satın almak, ürettiğini satmak ve en sonunda başladığından daha fazla bir
parayla döngüyü bitirmek zorundadır. Bu nedenle, değerdeki bu artışın doğrudan
doğruya metanın kendisiyle bir ilgisi olmalıdır. Peki ama nasıl?
"Metanın tüketiminden değer sızdırabilmek için dostumuz para babası, dolaşım alanında, piyasada, kullanım-değeri değer kaynağı olmak gibi özel bir niteliğe sahip bulunan ve bunun için de fiilen tüketimi bizzat emeğin maddeleşmiş şekli ve dolayısıyla da değer yaratması olan bir metayı bulacak kadar şanslı olmalıdır."
Kısacası, kapitalist piyasada öyle bir meta satın almalıdır
ki, o metanın bizzat tüketilmesi yepyeni bir artı-değer yaratabilsin. Marx'ın
belirttiği gibi, "para sahibi, emek kapasitesi ya da emek-gücü niteliği
taşıyan böyle özel bir metayı piyasada bulur."
İşçinin sahip olduğu bu 'emek-gücü' (emek kapasitesi),
insanın her türlü zihinsel ve fiziksel yeteneğini temsil eder. İşçinin
satabileceği tek şey budur. Bu durum genellikle, işçi ile patron arasında
belirli bir süre için yapılan iş sözleşmeleriyle kendini gösterir. Örneğin
işçiler, haftada veya yılda belli bir süre çalışmaları gerektiğini belirten
sözleşmeler yaparlar. Bu süre içinde ne kadar sıkı veya verimli çalışacakları,
yani gerçekte ne kadar üretim yapacakları, kapitalistin çözmesi gereken bir
sorundur. Kapitalist, işçinin zamanını satın alır; o süreyi mümkün olan en
yüksek verimle kullanıp üretimi artırmak tamamen patronun işidir.
Marx'ın buradaki en büyük tespiti şuydu: İşçiler sadece
birer tüketici (alıcı) değil, aynı zamanda çok özel bir metanın, yani kendi
"emek-güçlerinin" (çalışma kapasitelerinin) satıcılarıdırlar.
Dolayısıyla kapitalistin işçiden satın aldığı şey onun fiili emeği ya da
ürettiği ürünler değil, bizzat çalışma yeteneğidir. Değer yaratan bu özel
metanın (emek-gücünün) satın alınması ve tüketimi, para sahibini tam bir
kapitaliste dönüştürür.
Emek-gücünün satıcısı olarak işçi ile alıcısı olarak
kapitalist arasındaki bu ilişki, kölelik veya feodalizm (derebeylik) gibi
geçmiş üretim biçimlerinden çok farklıdır. Kölelikte işçi sadece bir araçtır,
köle sahibinin doğrudan malı olan bir metadır. Köle, çalışma kapasitesini
satmaz; çünkü kölenin bizzat kendisi metadır. Feodalizmde ise serf toprağa
bağlıdır ve toprak da derebeyinindir. Serf örneğin dört gün beyin toprağında
çalışırken, iki gün kendi karnını doyurmak için kendi küçük tarlasında
çalışabilirdi.
Kapitalizmde ise işçi kapitalistin malı değildir ve kendi
emek-gücünü özgür iradesiyle satıyormuş gibi görünür. Yani işçi tek bir patron
için çalışmaya yasal olarak "zorlanmaz"; istediği zaman sözleşmesini
iptal edip başka bir iş bulma hakkına sahiptir. İşçinin "emek
kapasitesinin, yani kendi kişiliğinin kayıtsız şartsız sahibi olması gerekir.
Emek sahibi ile para sahibi, pazarda karşı karşıya gelirler, eşit haklara sahip
kimseler olarak temasa geçerler, aralarındaki tek fark birisinin satıcı,
diğerinin alıcı olmasıdır; bu yönden yasalar karşısında her ikisi de
eşittir."
Ancak, bir grubun çalışma kapasitesini sürekli başka bir
gruba sattığı böyle bir düzen kendiliğinden oluşmaz. İşçi bireysel bir
kapitaliste mecbur olmasa da, hayatta kalmak için bir bütün olarak kapitalist
sınıfa muhtaçtır. Diğer bir deyişle, bu ilişkinin doğabilmesi için, emek-gücünü
bir başkasına satmaktan (ücretli çalışmaktan) başka hiçbir hayatta kalma şansı
olmayan bir insan sınıfının yaratılmış olması gerekirdi.
"Doğa, bir yanda para ya da meta sahibi, öte yanda emek-gücünden başka bir şeyi olmayan insanlar üretmiyor. Bu ilişkinin doğal bir temeli olmadığı gibi, bütün tarihsel dönemler için ortak toplumsal bir yanı da yoktur. Bunun geçmiş tarihsel gelişmelerin sonucu, ve çeşitli ekonomik devrimler ile bir dizi eski toplumsal üretim biçimlerinin yok olup gitmesinin bir ürünü olduğu açık bir şeydir."
Kapitalizmin gelişebilmesi için öncelikle toprağa bağlı
olmayan, hayatta kalmak adına çalışma yeteneğinden başka satacak hiçbir şeyi
olmayan bir 'işçi sınıfı'nın yaratılması şarttı. Bu ücretli işçi sınıfı
sorunsuzca ortaya çıkmadı; köylülerin topraklarından sürülüp yeni şehirlere
fırlatıldığı, ücretli çalışmaya veya yoksulluk içinde yaşamaya zorlandığı
şiddetli sarsıntıların sonucunda var oldu.
Dolayısıyla, emek-gücü her zaman bir meta değildi (örneğin
işçilerin kendi emek-güçlerini sadece kendi ihtiyaçları için kullandıkları
dönemlerde). Ancak kişinin kendi emek-gücünü kullanabilmesi için üretim
araçlarına (toprak, alet vb.) sahip olması gerekir. Bu araçlardan mahrum
bırakılan emekçi, mecburiyetten ötürü emek-gücünü piyasada bir meta olarak
satmaya başlar.
"Yalnız başına para ve meta dolaşımı, sermayenin varoluşunun tarihsel koşullarının doğmasına yetmiyor. Onun doğabilmesi için, ancak üretim ve tüketim araçlarını elinde bulunduran kimse ile emek-gücü satan özgür emekçilerin pazarda karşı karşıya gelmesi gerekiyor. Ve bu tek tarihsel koşul, bir dünya tarihini kapsıyor. Onun için sermaye, ilk ortaya çıkışı ile, toplumsal üretim sürecinde yeni bir çağın başladığını ilan ediyor."
Ücret:
Böylece işçi, elindeki emek-gücü metasını
patronuna satar. Marx, "Bütün ötekiler gibi, o da bir değere
sahiptir," der ve sorar: "Bu değer nasıl belirlenir?"
Marx durumu şöyle açıklar:
"Emek-gücünün değeri, öteki her metada olduğu gibi, bu özel nesnenin üretimi ve dolayısıyla yeniden-üretimi için gerekli emek-zamanı ile belirlenir... başka bir deyişle, emek-gücünün değeri, emekçinin varlığını sürdürmesi için gerekli olan geçim araçlarının değeridir."
İşçiye ödenen ücret, işte bu emek-gücünün fiyatıdır.
Dolayısıyla bu ücret, işçinin yiyecek, barınak, giyecek, sağlık, eğitim gibi
temel yaşam giderlerini karşılayabilecek seviyede olmalıdır; yani "çalışan
bir insan olarak normal durumunu sürdürmesine yeterli olmalıdır."
Marx'a göre ücretlerden ve emek-gücünün değerinden
bahsederken bireysel bir vakayı değil, işçi sınıfının bütününü hayatta tutacak
bir toplumsal ortalamayı dikkate almak çok önemlidir. Bu bağlamda emek-gücünün
değeri, sadece işçinin kendisine değil, ailesinin ihtiyaçlarına ve dolayısıyla
işçi sınıfının nesiller boyu devam etmesine yetecek kadar olmalıdır. Eğer
ücretler bu asgari toplumsal değerin altına düşürülürse, kapitalistler kısa
sürede işçi bulamaz hale gelir ve piyasadaki arz-talep güçleri ücretleri tekrar
yukarı çeker.
Ücretlerin belirlenmesindeki toplumsal ve tarihsel etkenleri
Marx şöyle açıklar:
"Zorunlu denilen gereksinmelerinin çeşidi ve büyüklüğü, tıpkı bunları karşılama şekilleri gibi, bizzat kendileri tarihsel bir gelişmenin ürünleri olduğu için, ve bu yüzden geniş ölçüde o ülkenin uygarlık düzeyine ve özellikle de, özgür emekçiler sınıfının oluştuğu koşullara ve alıştıkları rahatlık derecesine bağlıdır. Bu nedenle, diğer metalarda olduğunun tersine, emek-gücü değerinin belirlenmesine, tarihsel ve manevi bir öğe de giriyor."
Bu nedenle, gerekli toplumsal ücret, sadece işçi sınıfının
açlıktan ölmemesini sağlayacak asgari sınır değildir; aksine, ülkeden ülkeye ve
çağdan çağa değişen, dönemin toplumsal ve tarihsel beklentilerine uygun bir
düzeydir. Buna o dönemin veya o ülkenin "rayiç bedeli" diyebiliriz.
Modern kapitalizmin hızlı temposunda işçilerin ihtiyaç
duyduğu teknoloji veya daha yüksek eğitim gibi gereksinimler, bir yandan daha
yüksek ücretleri zorunlu kılar. Diğer yandan da işçi sınıfı, tarihsel sınıf
mücadeleleriyle ortalama yaşam standardı (ve ücret) beklentisini yukarı
çekmiştir.
Sonuç olarak, emek-gücünün değeri meselesi aslında işçilerle
kapitalistler arasındaki bir sınıf mücadelesidir: İşçilerin daha yüksek ücret,
kapitalistlerin ise daha büyük kâr elde etme mücadelesidir.
Üretim süreci:
Tüm bu açıklamalardan sonra kârın asıl
kaynağının üretim süreci içinde olduğu anlaşılır. Ancak üretilen kâr, metalar
piyasada satıldığında (dolaşım eylemiyle) nakde ve gerçeğe dönüşür.
Marx, üretim sürecinin iki alt dalın birliğinden oluştuğunu
söyler: Emek-süreci ve artı-değer üretme süreci. Marx öncelikle emek-sürecini
temel ve soyut haliyle, "insanın kendisi ile doğa arasındaki" ve bu
sayede "dış dünya üzerinde etki yaparak onu değiştirdiği" bir
faaliyet olarak inceler.
"Emek-sürecinin basit öğeleri şunlardır: 1 insanın kişisel faaliyeti, yani bizzat iş; 2 işin konusu, ve 3 araçları."
Burada Marx farklı emek türleri arasında bir ayrım yapmaz. Özellikle şu noktayı vurgular:
"Birbirinden farklı ekonomik çağların ayırt edilmesinde işe yarayan şey, yapılan eşyalar değil, bunların nasıl ve hangi araçlarla yapıldıklarıdır."
Bugün bazı burjuva akademisyenlerinin, gelişmiş ülkelerde
geleneksel sanayinin azalmasıyla işçi sınıfının da yok olduğunu iddia etmesi
komiktir. İşçi sınıfı kesinlikle var olmaya devam etmektedir. Elektrik
evlerimize başka nasıl ulaşıyor? Sular musluklarımızdan nasıl akıyor? Ulaşımı
kim sağlıyor? Mağazalarda bize kim hizmet ediyor? İşçi sınıfı olmadan hayat
durur. Bununla birlikte Marx, işçi sınıfının herhangi bir kesimini ya da
belirli bir sanayi türünü romantize edip yüceltmez.
Bugün kapitalizm altında, hizmet sektöründe ve beyaz yakalı
işlerde çalışan milyonlarca insan da üretim araçlarına sahip değildir. Yaşamak
için emek-güçlerini satmak zorundadırlar, dolayısıyla bu kişiler de işçi
sınıfının bir parçasıdır. Patronları için ürettiklerinden çok daha azını ücret
olarak aldıkları için tıpkı eskisi gibi sömürülmektedirler. Haklarını korumak
için sendikalaşmak ve ortak hareket etmek zorundadırlar.
Yine görüyoruz ki, işçi sınıfının tanımı onların üretim
araçlarıyla olan ilişkileri sorunudur ve öznel bir değerlendirme temelinde
belirli grupların üzerine iliştirilecek basit bir etiket değildir.
Üretim sürecinde, geçmişte üretilmiş kullanım-değerleri
(eski ürünler) birleştirilerek yeni kullanım-değerlerine dönüştürülür.
"Aynı kullanım-değeri, hem daha önceki sürecin ürünü, hem de daha sonraki
sürecin üretim aracıdır. Bunun için, ürünler, yalnızca sonuç değil, aynı
zamanda emeğin temel koşullarıdır." Eşyalara hayat ve canlılık veren de
insan emeğinin onlara dokunmasıdır; aksi takdirde nesneler çürür, paslanır ve
işlevlerini kaybederler. "Canlı emeğin bunlara el atması, ölüm uykusundan
uyandırması, yalnızca olası kullanım-değerleri olmaktan çıkartıp gerçek etken
değerler haline getirmesi gerekir."
Yani üretim süreci, eski ürünlerin tüketilip yeni değerlere
dönüştürüldüğü bir 'üretken tüketim' sürecidir. Marx, bu üretken tüketim ile
hiçbir yeni kullanım-değeri yaratmadan sadece tüketip bitiren 'bireysel'
tüketim arasında bir ayrım yapar. Bu ayrım tamamen kapitalizmin bakış açısına
göre yapılmaktadır. "Bu üretken tüketim, bireysel tüketimden şöyle
ayrılır: bireysel tüketimde canlı bireyin hayatta kalabilmesi için ürünler
kullanılıp bitirilir, üretken tüketim de ise, ürünler, emeğin, canlı bireylerin
emek-gücünün faaliyetlerinin devamı için tüketilir."
Hükümet teşviklerine yönelik modern Keynesyen fikirler
düşünüldüğünde bu ayrım çok önemlidir. Boşuna çukur kazmak, hiçbir yere
çıkmayan yollar yapmak veya bomba üretip patlatmak gibi faydasız işler için
insanlara maaş ödenerek ekonominin canlanabileceğine inananlar vardır. Ancak bu
tür eylemler yeni bir kullanım-değeri yaratmadan mevcut değerleri israf eder;
ekonomiyi büyütmek yerine devasa bir ekonomik sızıntı yaratır.
Artı-değer:
Daha önce açıklandığı üzere, piyasadaki
değişim eyleminden artı-değer doğamaz. Değer sadece emek tarafından ve üretim
alanında yaratılır. Yeni değer yaratmak için kullanılan yegâne meta ise
emek-gücüdür. Böylece emek-gücü (meta) ile emeğin kendisi (emek-gücünün
kullanımı) arasındaki farkı kavramış oluyoruz.
Peki kapitalist, işçinin emeğinden bu fazlalığı
(artı-değeri) nasıl çekip alır? Kapitalist tüm girdilere (hammadde, makine,
ücret) örneğin 1.000 dolar ödüyorsa ve ürünün değeri de tam olarak 1.000
dolarsa, kâr nereden gelecektir?
Kapitalizmin savunucuları, kârı kapitalistin 'risk
almasının' bir ödülü veya üretime katkıda bulunmasının bedeli olarak
meşrulaştırmaya çalışırlar. Onlara göre kâr; işçi sınıfına istihdam sağlamanın,
geçim kapısı olmanın ve üretimi 'gözetmenin' bir karşılığıdır.
Elbette tüm bu bahaneler "basitçe gözlerimizi boyamayı
amaçlayan uzun bir bahaneler dizisinden" ibarettir. Güçlünün zayıfı ezdiği
bu sistemi aklamak için uydurulmuşlardır. Koca bir danışman ordusu
kapitalistlerin aldığı riskleri minimuma indirir. Kapitalist büyüdükçe riski
azalır. Aynı şekilde kapitalistler bugün istihdam sağlamak şöyle dursun,
kitlesel işsizliğin temel sorumlusudur ve destekledikleri siyasiler
aracılığıyla acımasız kemer sıkma politikalarını halka dayatırlar. Dahası, bu
zengin sınıf artık üretimde neredeyse hiçbir rol oynamaz; üretimi 'gözetmek'
yerine bir kumsalda tatil yaparken şirketleriyle sadece telefon görüşmeleri
üzerinden bağ kurarlar.
Ancak Marx'ın da belirttiği gibi, kapitalistlerin kendileri
bu kârı ahlaki kılıflara sokmaya pek ihtiyaç duymazlar. "Onun (kapitalistin) bu laflar umurunda bile değildir. O, bu ve buna benzer uyduruk
bahaneleri ve laf cambazlıklarını, bu işten para kazanan ekonomi politik
profesörlerine bırakır. O, pratik bir adamdır; işi dışında söylediklerini
düşünerek söylemez, ama iş içerisinde ne yaptığını çok iyi bilir."
Kapitalistlerin tek derdi daha çok para kazanmaktır.
Artı-değerin asıl kaynağı hakkında pek fikirleri yoktur. Bildikleri tek şey,
işçiden emek-gücü satın almaları ve ondan alabildikleri kadar fazla
"artı-emek" koparmaları gerektiğidir. İşçilerin ürettiği malları,
işçiye verdikleri ücretten çok daha büyük bir fiyata satabileceklerini iyi
bilirler.
Açıkçası artı-değer, işçi sınıfının karşılığını almadığı,
ödenmemiş emeğidir.
Kapitalizmde sömürü gizlenmiştir, bizim görevimiz onu açığa
çıkarmaktır. Şöyle örneklendirelim: Eğer bir işçinin ve ailesinin hayatta
kalması için dört saatlik emeğe denk gelen bir değere ihtiyacı varsa, aldığı
ücret de bu dört saatlik emeğin para cinsinden karşılığı olur. Dolayısıyla
işçi, mesaisinin ilk dört saatinde kendi ücretine eşdeğer bir yeni değer
yaratır. Eğer mesai burada bitseydi, kapitalist hiç kâr edemezdi. Ancak işgünü
dört saat değil, örneğin sekiz saattir. İşte o fazladan çalışılan dört saat,
artı-değerin yaratıldığı zamandır. Kısacası artı-değer üretimi, çalışmanın
emek-gücünün değerini yeniden üretecek o sürenin ötesine uzatılmasından başka
bir şey değildir.
"Emek-gücünde somutlaşmış geçmişteki emekle bunun harekete getirdiği canlı emek, emek-gücünün günlük muhafaza ve bakım giderleri ile bunun iş başında harcanması, birbirinden tamamen farklı iki şeydir. Bunlardan ilki, emek-gücünün değişim-değerini belirler, ikincisi ise onun kullanım-değeridir. İşçiyi 24 saat süreyle canlı tutmak için yarım günlük emeğin gerekli oluşu, onun bütün gün çalışmasına engel oluşturmaz. Bu nedenle, emek-gücü değeri ile bu emek-gücünün emek-süreci içerisinde yarattığı değer, birbirinden tamamen farklı büyüklüklerdir; kapitalistin, emek-gücünü satın alırken göz önünde bulundurduğu şey, işte bu farklılıktır."
"Eğer şimdi biz, değer üretmenin ve artı-değer yaratmanın iki sürecini karşılaştırırsak, ikincisinin belirli bir noktadan sonra birincinin devamından başka bir şey olmadığını görürüz. Eğer bir yandan, süreç, o noktadan, yani emek-gücü için kapitalistin ödediği değerin yerini tam eşdeğerinin aldığı noktadan sonra sürdürülmezse, bu, yalnızca bir değer yaratma sürecidir; eğer öte yandan, bu noktadan öteye devam ederse artı-değer yaratma süreci halini alır."
"Oyun, en sonunda meyvesini veriyor: para, sermayeye dönüşmüş oluyor."
"Metaların değişimini düzenleyen yasalar hiçbir şekilde çiğnenmeden, sorunun bütün koşulları yerine getirilmiştir. Eşdeğer, eşdeğerle değişilmiştir."
Değişmeyen sermaye ve değişen sermaye:
İşçinin emeği
değerin, ödenmemiş emeği ise artı-değerin (ve kârın) kaynağıdır. Peki, üretim
sürecinde hammadde ve makinelerin eski kullanım-değerlerine ne olur? Marx
durumu şöyle açıklar:
"İşçi, emeğinin konusu üzerinde ek bir emek harcayarak ona yeni bir değer katar... Öte yandan süreçte kullanılmış olan tüketim araçlarının değerleri aynen korunmuştur ve ürünün değerini oluşturan parçalar olarak yeniden karşımıza çıkarlar... Üretim araçlarının değeri, demek ki, ürüne aktarılmakla aynen korunmuş oluyor."
Yani üretim sırasında işçi, hammadde ve makineleri
tüketirken onların değerini yeni ürüne aktarır. İşçinin emeği aracılığıyla,
yepyeni değerler barındıran yeni ürünler ortaya çıkar. Ancak tamamen yeni bir
değer yaratılmasının tek kaynağı, üretimde harcanan fazladan emek-zamanıdır.
"Yalnızca belli nicelikte emeğin basit katılışıyla, yeni değer eklenmekte ve katılan bu emeğin niteliğiyle, üretim araçlarının ilk değerleri üründe muhafaza edilmiş olmaktadır."
Üretimde tüketilen hammadde, yardımcı madde ve makineler,
aslında geçmişte onlara harcanmış olan toplumsal emeği içerir. Hammadde üretim
anında tamamen tükenirken değerinin tamamını yeni ürüne geçirir; makine gibi
aletler ise yıprandıkça kendi değerlerini yeni ürünlere yavaş yavaş aktarırlar.
Marx bu noktada 'değişmeyen' ve 'değişen' sermaye ayrımını
yapar. Makine ve hammadde satın almak için yatırılan sermaye, üretim sürecinde
yeni bir değer yaratmaz, sadece kendi mevcut değerini yeni ürüne aktarır. Marx
bu yüzden buna 'değişmeyen' sermaye der. Bu kısımlar, "üretim süreci
sırasında nicel bakımdan bir değer değişimine uğramaz". Öte yandan,
işçinin emek-gücünü satın almak için ayrılan sermaye üretim sürecinde yeni bir
değer, yani artı-değer yaratır. Değerini sürekli büyüttüğü için Marx bu
bileşeni 'değişen' sermaye olarak adlandırır:
"sermayenin, emek-gücü tarafından temsil edilen kısmı", ki bu "kendi değerinin eşdeğerini yeniden ürettiği gibi, bir fazlalığı da, değişen koşullara göre az ya da çok olabilen bir artı-değeri de üretir."
Sadece değişen sermaye (canlı insan emeği) üretim sürecine
yeni bir değer katabilir. Makine ve hammadde gibi 'ölü emek' ürünleri ise kendi
değerlerini ürüne sadece parça parça aktarırlar.
Eğer bir ürün hiçbir insan emeği kullanılmadan, sırf
robotlar ve makinelerle üretilseydi, değer yasası gereği bu ürünün hiçbir yeni
değişim-değeri olmazdı (sadece makine ve hammaddeden aktarılan değere sahip
olurdu). Benzer şekilde, doğadan hiç emek harcanmadan elde edilen (örneğin
yerden öylece alınan) bir ürünün de değişim-değeri yoktur.
Kapitalizmdeki rekabet ve kâr hırsı, kapitalistleri
maliyetleri (hem değişen hem değişmeyen sermayeyi) sürekli düşürmeye iter. Bir
kapitalist maliyetleri azaltarak ürünlerini ortalama değerin altında satabilir
ve böylece rakiplerini ezip daha yüksek kâr (süper-kâr) elde eder. Kapitalizmi
altın çağında ileriye taşıyan işte bu rekabetti. Bu rekabet, üretici güçlerin
muazzam ölçüde gelişmesine, teknoloji ve makinelerin artmasına ve dolayısıyla
emeğin üretkenliğinin tavan yapmasına olanak tanıdı.
Fakat kapitalizmin bu ilerleyici özelliği bir noktada kendi
zıddına dönüşür ve kendi krizini doğurur. Emeğin yerini makine aldıkça iki
büyük sorun ortaya çıkar.
Birincisi: Sadece insan emeği (değişen sermaye) yeni
artı-değer yaratabilir. Sadece makinelerden oluşan bir fabrika, sadece sahip
olduğu sabit değeri ürüne aktarır, yeni bir kâr (artı-değer) yaratamaz. Tam
otomatik bir üretim tesisi bile insan emeği tarafından kurulmuştur ancak sadece
sahip olduğu sabit değeri aktarabilir. Bu yüzden, üretimde insanın yerini
makine aldıkça kapitalist sınıfın elde edeceği artı-değer ve kâr oranı üzerinde
kaçınılmaz bir düşüş baskısı oluşur.
Makine ne kadar gelişmiş olursa olsun bu kural değişmez.
Elbette otomatik bir tesisin bile insanlar tarafından bakıma, onarıma ve
denetime ihtiyacı olacaktır. Bu vasıflı emek de ürüne ekstra değer katar. Ancak
fabrikalar tamamen otomatikleştiğinde, sadece ortalama maliyetin çok altında
ürettikleri için piyasadaki toplam artı-değerden kendi paylarına düşeni
alırlar; yani değerin kendisini yoktan var edemezler.
İkincisi: İşçi sınıfının tamamen üretimden dışlandığı bir
tam otomasyon hayali mantıksızdır. Çünkü üretilen malları satın alan şey,
işçilere ödenen ücretlerdir (değişen sermayedir). İnsanlar makineler yüzünden
işsiz kalırsa o yığınla üretilen malları kim alacaktır? Robotlar ne kadar hızlı
üretirse üretsin, hiçbir şey satın almazlar.
İşte kapitalizm kendi sonunun tohumlarını böyle eker. Bu durum tek tek kapitalistlerin hatalarından değil, sistemin kendi iç mantığından kaynaklanır. İnsanlığı bolluk içinde yoksulluğa sürükleyen bu aşırı üretim krizlerini bitirmenin tek yolu; kâr hırsına dayanan bu sistemi, toplumun ihtiyaçlarını merkeze alan demokratik ve planlı bir üretim modeliyle değiştirmektir.
Metin üzerine daha derin okuma yapmak isterseniz Kapital'in ilgili bölümüne buradan ulaşabilirsiniz: 4-8. Bölümler: Artı-değer
[dictionary]
Temel Ekonomi Politik Terimleri Sözlüğü
- Sermaye (Capital): Kâr elde etmek amacıyla mal veya emek-gücü satın almak için kullanılan paradır
. Kendi kendini yeniden üreten serveti, paradan doğan parayı temsil eder . - M-P-M Devresi (Meta-Para-Meta): Basit meta dolaşımıdır
. Tüketim amacıyla, ihtiyaç duyulan bir şeyi (kullanım-değerini) almak için eldeki bir metanın satılıp paraya çevrilmesi döngüsüdür . - P-M-P' Devresi (Para-Meta-Para'): Sermaye dolaşımıdır. Elinizdeki parayı, daha yüksek bir fiyata satıp daha fazla para (P′) elde etmek amacıyla piyasaya sürmektir. Bu döngünün biricik amacı değişim-değerini büyütmektir.
- Emek-gücü / Emek Kapasitesi (Labour-power): İnsanın üretime katabileceği her türlü zihinsel ve fiziksel çalışma yeteneğidir
. Kapitalizmde işçi, ortaya çıkardığı fiili ürünü değil, doğrudan bu "çalışma kapasitesini" kapitaliste bir meta olarak satar . - Ücret: Emek-gücünün piyasadaki fiyatıdır
. İşçinin, ailesinin ve nesiller boyu işçi sınıfının hayatta kalabilmesi için toplumsal ve tarihsel olarak gerekli olan geçim araçlarının (gıda, barınma, eğitim vb.) değerini yansıtır . - Artı-değer (Surplus-value): İşçi sınıfının karşılığını almadığı, ödenmemiş emeğidir
. İşçinin kendi aldığı ücretin değerini üretmek için gereken sürenin ötesinde çalışarak kapitalist için yarattığı yeni değerdir . Kârın asıl kaynağıdır . - Üretken Tüketim (Productive consumption): Yeni kullanım-değerleri (yeni ürünler) yaratmak amacıyla, geçmiş emeğin ürünü olan eski kullanım-değerlerinin (hammadde, makine vb.) üretim sürecinde canlı emek tarafından tüketilmesidir
. - Değişmeyen Sermaye (Constant capital): Makine, teçhizat ve hammadde satın almak için yatırılan sermayedir
. Üretim sürecinde yepyeni bir değer yaratmaz; sadece sahip olduğu mevcut değeri, tüketildiği veya yıprandığı ölçüde yeni ürüne aktarır . - Değişen Sermaye (Variable capital): İşçinin emek-gücünü satın almak için ayrılan sermayedir (ücretler)
. Üretim sürecinde canlı emeğin kullanılmasıyla kendi değerini yeniden ürettiği gibi, aynı zamanda bir artı-değer de yaratarak yatırılan değerin miktarını büyütür . - Değer Yaratma Süreci (Valorisation): Değer üreten canlı emeğin üretim sürecinde kullanılması yoluyla, sermaye varlıklarının değerindeki net artıştır.
[/dictionary]
Bu yazılar ücretsiz ama emek istiyor. Bir kahveyle destek olabilirsiniz.