İçindekiler
Önsöz
Giriş: Marx'ın Kapital'inin Yazılış Süreci
2) 2-3. Bölümler: Para
3) 4-8. Bölümler: Artı-değer
4) 9-11. Bölümler: Sömürü
5) 12-14. Bölümler: Üretkenlik, İşbirliği ve İşbölümü
6) 15. Bölüm: Makine
7) 16-22. Bölümler: Ücret
8) 23-25. Bölümler: Birikim
9) 26-33. Bölümler: Kapitalizmin Kökenleri
Ek 1: Kapitalizmin Organik Krizi
Ek 2: 'Eksik Tüketim' ve Marksist Kriz Teorisi
Ek 3: Kâr Oranının Düşme Eğilimi
Terimler Sözlüğü
Metni anlamanıza yardımcı olması için terimler sözlüğü yazının sonuna eklenmiştir.
Birinci Bölüm: Meta
Kapitalist sistem yalnızca iki veya üç yüz yıllıktır. Feodalizmin parçalanmasından doğmuş ve yeni bir sosyo-ekonomik sistemin temelini atmıştır. Köylülerin zorla topraktan sürülmesi, mülksüz yeni bir işçi sınıfının temelini oluşturmuştur. Üretim araçlarını tekelleştirmek üzere yola çıkan bir kapitalist sınıfın doğuşu için gerekli sermaye kaynakları, yağma, talan ve hırsızlık yoluyla biriktirilmiştir. Marx'ın sözleriyle kapitalizm, "tepeden tırnağa, her gözeneğinden kan ve kir damlayarak" var olmuştur.
Modern kapitalizm; etkileşim halindeki sayısız süreç, fail ve faktörden oluşan karmaşık ve kaotik bir sistemdir. Bu nedenle, başlangıçta karşımıza gizemli ve anlaşılamaz bir şey olarak; sanki toplumun üstünde var olan ve irademizden bağımsız olarak kendi yasalarını bize dayatan mutlak bir güç olarak çıkar. Ancak yine de kapitalist sisteme özgü kendi yasaları tarafından yönetilir.
Karl Marx'ın kendine biçtiği görev, kapitalist sistemi bilimsel bir tarzda analiz etmekti; kapitalizmi tarihsel gelişimini inceleyerek anlamlandırmak ve böylece onun genel hareketini, eğilimlerini ve gelişim yasalarını ortaya koymaktı. Bu yaklaşım, sadece piyasa ilişkilerine ve bireysel tercihlere odaklanan ve kapitalist sistemi bir bütün olarak görmezden gelen 'ekonomi politik'i basitçe 'ekonomi' ile değiştiren modern burjuva iktisatçılarının yaklaşımıyla tamamen zıttır.
Kapitalizmin iç işleyişine materyalist bir açıklama getirme görevi Karl Marx'tan önce klasik iktisatçılar Adam Smith, David Ricardo ve diğerleri tarafından başlatılmıştı. Marx'ın kendi kapitalizm analizini inşa ettiği temel, bu devlerin çalışmalarıydı. Marksist iktisat ile Marx'tan öncekilerin ekonomik analizi arasında büyük bir bariyer yoktur; bunun yerine Marx, diyalektik materyalizm yöntemini kullanarak, kapitalizmi toplumun en yüksek gelişmişlik düzeyi olarak gören klasik iktisatçıların teorilerinin sınırlarını işaret etmiş ve aynı zamanda kapitalizmin itici gücü olan kârın kaynağına devrimci bir açıklama getirmiştir.
Marx'ın karşılaştığı ilk soru şuydu: Görünüşte kaotik olan kapitalist sistemi analiz etmeye nereden başlarsınız? Marx, üretimi ve değişimi kapitalist üretim tarzının ana temelini oluşturan meta kavramını analiz ederek işe başlamaya karar verdi. Kapitalizmden önce de metalar üretiliyor olsa da bu çok sınırlıydı. Meta üretimi, kapitalizm altında evrensel hale gelir.
O halde meta nedir? Basit ifadeyle meta, değişim amacıyla -yani bir başkası tarafından kullanılması için- üretilen, yapılan veya gerçekleştirilen bir emek ürünüdür; bir mal veya hizmettir. Şüphesiz mal ve hizmet üretimi, onsuz hiçbir şeyin hayatta kalamayacağı her toplumda her zaman var olmuştur. Üretmeyi bırakan bir toplum yok olur. Ancak ürünleri meta olarak farklılaştıran şey, değişim için üretim meselesidir. Meta, değişim için üretilen bir nesne veya hizmettir.
Üretimin toplumsal olarak mülk edinildiği ve yönetildiği erken dönem kabile toplumlarında, çeşitli bireylerin çalışmaları ortak iyilik ve topluluğun ihtiyaçları içindi; bireysel ihtiyaçlar ise bu toplumsal zenginlikten alınarak karşılanıyordu. Bu toplum biçiminde bireyler arası değişim gereksizdi. Ancak toplumda bir iş bölümünün ortaya çıkması, Marx'ın da tartıştığı gibi, meta üretimi ve değişiminin gelişmesinin temelini atar. Başka bir deyişle, farklı toplumsal olarak gerekli görevleri yerine getiren farklı birey ve grupların ortaya çıkmasıyla eşzamanlı olarak meta üretiminin gelişimini görürüz:
"Bu iş bölümü, meta üretimi için zorunlu bir koşuldur... Yalnızca birbirinden bağımsız olarak yürütülen yalıtılmış emek eylemlerinin ürünleri, birbirlerinin karşısında meta olarak durabilirler."
Kölecilik veya feodalizm gibi daha önceki sınıflı toplumlarda da meta üretme -yani değişim için üretme- kavramı vardı, ancak bu, üretilen zenginliğin azınlığını oluşturuyordu. Üretimin büyük çoğunluğu, değişilmeyen, aksine kişisel kullanım için tüketilen ya da köle sahipleri veya feodal beylerden oluşan egemen sınıf tarafından basitçe el konulan ürünleri içeriyordu. Engels'in parantez içindeki bir pasajda yorumladığı gibi:
"Orta çağ köylüsü, feodal bey için ürün-rant-tahıl, papaz için öşür-tahıl üretirdi; ama ne bu ürün-rant-tahıl ne de öşür-tahıl, basitçe başkası için üretilmiş olmaları gerçeğine karşın meta haline gelmediler. Bir ürünün meta olabilmesi için, kullanım-değeri olacağı başka bir kimseye, değişim yoluyla devredilmesi gerekir."
Önceki sınıflı toplumlarda egemen sınıfın basitçe el koyduğu (yani karşılığında hiçbir şey verilmeden alınan) ürünlerin yanı sıra, ne değişilen ne de el konulan muazzam miktarda ürün mevcuttu. Bunlar sadece üreticilerin kendileri tarafından tüketiliyordu. Örneğin kendi topraklarında tarım yapan köylüler ağırlıklı olarak kendi tüketimleri için üretir, ürünlerinin sadece küçük bir kısmı başkalarının ürünleriyle değişilirdi. Bu nedenle Marx'ın vurguladığı gibi:
"Bir şey, değere sahip olmadan da bir kullanım-değerine sahip olabilir. Gereksinmelerini kendi emeğinin ürünü ile doğrudan doğruya karşılayan kimse, gerçekte, kullanım-değerleri yaratır, ama meta yaratmamıştır. Meta üretmek için, o kimsenin yalnızca kullanım-değerleri değil, başkaları için kullanım-değerleri, toplumsal kullanım-değerleri üretmesi gerekir."
Dolayısıyla, önceki toplumlarda da meta üretimi ve değişimi var olsa da, meta üretimi ancak kapitalizm altında evrenselleşir ve toplumda yaratılan zenginliğin baskın kısmını oluşturur. Sadece kapitalist üretim tarzı altında, meta üretimi ve değişiminin yasaları ile iç mantığı toplum içindeki egemen yasalar haline gelir. Marx'ın analizinde ortaya çıkarmaya çalıştığı şey bu yasaların kavranmasıdır.
Kullanım-Değeri:
Zenginlik nedir? Günümüz toplumunun zenginliği, temel olarak, daha geniş anlamdaki zenginlikten ayırt edilmesi gereken muazzam bir metalar birikiminden oluşur. Bir kişi kendi masası için sebze yetiştiriyorsa veya kişisel kullanım ya da zevk için yapılan bin bir çeşit eşyadan herhangi birini üretiyorsa, bu tür eşyalar şüphesiz ekonomik zenginliktir; ancak piyasaya sunulmadıkları için meta olmazlar. Bunlar Marx'ın 'kullanım-değerleri' dediği şeyler olur: Yararlılığa sahip olan ve insan gereksinimlerini karşılayan şeyler. Bu tür yararlı şeyler hem -kişisel tüketim veya değişim için olsun- insan emeğinin ürünlerini hem de toplumun doğadan bedavaya elde ettiği şeyleri -Dünya'nın doğal zenginliğini- kapsar.
Marx'ın Kapital'in açılış cümlesinde belirttiği gibi, "Kapitalist üretim tarzının egemen olduğu toplumların zenginliği, 'muazzam bir meta birikimi' olarak kendini gösterir.". Başka bir deyişle, üretimin ağırlıklı olarak bireysel tüketim için değil de değişim yoluyla başkalarının tüketimi için olduğu yerlerde, zenginliği meta üretimi aracılığıyla tanımlarız.
Herkesin birbirinden farklı bir şeyler ürettiği toplumdaki iş bölümü nedeniyle, başkalarının çalışmalarının ürünlerine ancak değişim yoluyla erişebiliriz. Hepimiz birbirimize bağımlıyız. Birbirimizle toplumsal ilişkilere giriyoruz, diğer insanlarla ilgilendiğimiz için değil, metalarımızı onlarınkiyle değişmek istediğimiz için. Takas, değişimin en temel biçimidir. Ancak bunun yerini daha sonra parayı içeren değişim alır.
Metaların tanımlayıcı bir özelliği 'kullanım-değeri’ ne veya yararlılığa sahip olmalarıdır; genel olarak topluma faydalı özellikler taşımaları, toplumsal bir gereksinimi karşılamalarıdır. Yararlı olmasalardı, kimse onları istemezdi ve değişilemezlerdi. Bu nedenle kullanım-değeri, metanın temel bir özelliğidir. Ancak Marx şunu özellikle belirtir: "Bu gereksinmelerin niteliği, örneğin ister mideden, ister hayalden çıkmış olsun, bir şey değiştirmez. Burada nesnenin, bu gereksinmeleri, geçim aracı olarak doğrudan doğruya mı, yoksa üretim aracı olarak dolaylı yoldan mı, nasıl giderdiği de bizi ilgilendirmemektedir.".
Marx'ın bu netleştirmesi, Marksizmin eleştirmenleri tarafından günümüzdeki ilgisizliği hakkında ileri sürülen tüm iddiaları çürütür. "Marksist ekonomi, artık hepimiz ihtiyacımız olmayan tüketim mallarını satın alan tüketiciler olduğumuz modern zamanlarda geçerli değildir" sözü kaç kez söylenmiştir? Marksizm hakkındaki bu efsane, Marx'ın analizinin sadece 19. yüzyıldaki, sefalet içinde yaşayan ve geçimlik seviyelerde ücret alan bir işçi sınıfı için geçerli olduğunu varsayar. Şimdi hepimiz televizyonlar ve iPhone'lar satın aldığımıza, yurtdışında tatillere gittiğimize ve gardıroplarımızı farklı markalarla doldurduğumuza göre, Marksist bir ekonomik analizin artık geçerli olmadığı sonucuna varılır.
Marx ise toplumdaki metaların niteliği veya türü hakkında böyle varsayımlarda bulunmaz. Bunlar temel insan ihtiyaçlarını karşılayan yiyecek, barınak veya giysi gibi mallar olabilir; 'lüks' veya 'tüketim' malları olabilir; sunulan hizmetler olabilir; veya başkalarının üretimde kullanması için geliştirilen teknolojiler ve makineler olabilir. Marx'ın vurguladığı gibi, kullanım-değerleri hem maddi gereksinmeleri hem de zihnin arzularını kapsar. Arzular ve yapay 'ihtiyaçlar' yaratmaya çalışan devasa bir reklam endüstrisi ile 'tüketimciliğin' gelişmesi, bu nedenle, toplumda üretilen ve değişilen metaların temel doğası hakkında, ne de kapitalist üretim tarzını yöneten yasalar ve dinamikler hakkında hiçbir şeyi değiştirmez.
Değişim-Değeri:
İnsanlar, metaları tüketmek amacıyla değişim yoluyla elde ederler. Söylemeye gerek yok ki, bir meta yararlı olmadığı sürece asla bir alıcı bulamaz. İşe yaramaz bir şeyin kimseye değeri yoktur. Her meta, onu yararlı kılan kendine özgü özelliklere sahiptir. Her belirli gereksinim, belirli özelliklere sahip bir metaya karşılık gelir. Arabalar, muzlar, pantolonlar, konserve fasulyeler, dizüstü bilgisayarlar vb. hepsinin farklı kullanım-değerleri vardır.
Ancak Marx'ın açıkladığı gibi tüm metalar ikili bir doğa içerir. Bunlar sadece kullanım-değerleri olmakla kalmaz, aynı zamanda değişim-değerine de sahiptirler. Metanın kullanım-değeri, onun yararlı bir şey olma niteliğini belirler; değişim-değeri ise, tam tersine, "bir tür kullanım-değerlerinin başka bir tür kullanım-değerleriyle değişildiği nicel ilişkiyi, orantıyı" belirler. Değişim-değeri, bir metanın diğerine göre ne kadar ettiğinin oranını ifade eder.
Başka bir deyişle, değişilen metalar birbirinden farklıdır, farklı kullanımları veya kullanım-değerleri vardır. Nitekim metalar, yalnızca kullanım-değerleri farklı niteliklere sahip olduğu için değişilirler. Örneğin, ben bir marangozum ve kış için bir cekete ihtiyacım var. Yaptığım iki sandalyeyi satın almak istediğim bir kışlık ceketle değişebilirim.
Peki o zaman, tüm metalarda ortak olan ve birbirleriyle karşılaştırılmalarına izin veren özellik nedir? Bir ceket için kaç sandalye değişebilirim? Veya şu kadar pantolon için kaç çift ayakkabı değişebilirim?
Cevap emektir: "Eğer metaların kullanım-değerlerini bir yana bırakırsak, geriye ortak tek bir özellikleri, emek ürünleri olmaları özelliği kalır.".
Metalar çalışmanın sonucudur; hepsi insan emeğinin ürünleridir. Bu, bir metayı (sandalyeler) diğeriyle (ceketler) karşılaştırmamızı sağlar. Marx, değişim-değerinin (veya kısaca 'değerin'), farklı metalar içinde kapsanan nispi emek miktarı ile ifade edildiğini açıklar. Diyelim ki 5 saatlik çalışmayla yapılan A metası (iki sandalye), eğer B de 5 saatte üretiliyorsa B metasına (ceket) değer olarak eşit olacaktır
Değişimde, marangozun ve terzinin işi eşdeğer hale getirilir. Çalışmanın ilgili biçimleri göz ardı edilir, ancak kaybolmazlar. İşçilerin ayrı, bireysel işleri hala durmaktadır. Ancak değişimde, sadece farklılıkları (sandalye ve ceket olarak) değil, aynı zamanda ortak özellikleri (insan emeğinin ürünleri olarak) de gösterilir. Böylesi genel bir emeğin sonucu olarak tüm metaların ortak bir niteliği vardır: Değer içerirler.
Bir zamanlar tüccarın artığın yaratıcısı olarak görüldüğü, bir başka deyişle 'ucuza alıp pahalıya satarak' yeni değer eklendiği bir dönem vardı. Ancak bu yanlıştır. Bir kişi ucuza alıyorsa, birisi ucuza satmış olmalıdır. Bir kişinin kazancı diğerinin kaybıdır. Değerler dolaşımda birikebilir, ancak yaratılamaz. Örneğin, 200₺ değerindeki bir ceket 100₺ değerindeki bir sandalyeyle değişilebilir. Burada değerler el değiştirmiştir, ancak iki metanın toplam değeri olan 300₺ değişmeden kalır. Bir satıcı kazanır, ancak yeni bir değer yaratılmamıştır. Aslında değer, satarken değil, üretimde; yani bir şeyleri yaparken yaratılır.
Ancak, emeğin değerin kaynağı olduğunu ileri süren ilk kişi Marx değildi. Böyle bir fikir daha önce klasik iktisatçılar (hatta eski çağlardakiler) tarafından ortaya atılmıştı. Marx bu 'emek-değer teorisini', soruna bireysel bir işçinin ürünü açısından değil, soyut anlamda emek -genel olarak toplumun emeği- açısından bakarak geliştirdi.
Değer özelliği, metada doğal veya içsel olan bir şey değildir. Fiziksel değildir ve mikroskopla tespit edilemez. Parçalara ayrılamaz. Duyularımızla tanıyabileceğimiz bir şey değildir. Yine de vardır. Sadece değişimin etkileşiminden doğan, değişim eyleminden ortaya çıkan toplumsal bir özelliktir. Sandalyeler ve ceket kullanım-değerleri olarak farklıdır, ancak değerler olarak eşittirler. Bu, metanın kendi iki yönlü karakterinden kaynaklanır.
Bir noktayı açıklamak için sandalyelerin ve ceketlerin değişimini içeren bir örnek seçmiş olsak da, Marx'a göre değer sorusu, bireysel üretici tarafından harcanan emekle ilgili değildir. Meta üretimi ve değişiminin egemen ve evrensel olduğu kapitalizm altında, metalar sadece bireyler arasında değişilmez, açık piyasada alınıp satılır. Üreticiler ve tüketiciler nadiren birbirleriyle doğrudan temasa geçerler. Bu haliyle, herhangi bir metanın bireysel karakteri kaybolur; bunun yerine, çok sayıda benzer kullanım-değerinin sadece bir örneği haline gelir. Başka bir deyişle değer, soyut insan emeğinin sonucudur.
"Emek ürünlerinin yararlı nitelikleri ile birlikte, ... bu emeğin somut biçimleri de yok olur. Artık birbirinden ayırt edilemezler, hepsi tek ve aynı tür emeğe, soyut insan emeğine indirgenmiştir.".
Buna karşılık, her metanın içinde barındırdığı emeğin bireysel karakteri kaybolur. Piyasadaki alıcılar, tek tek herhangi bir metayı üretmek için harcanan zamanla ilgilenmezler; yalnızca genel olarak falanca metayı üretmek için gereken emek miktarıyla ilgilenirler. Bu anlamda, artık metalardan bireysel emeğin ürünleri olarak değil, soyut insan emeğinin ürünleri olarak söz ediyoruz; "bunlar salt türdeş insan emeğinin donmuş halidir... [ve] bu miktar onun süresiyle ölçülür ve emek-zamanının ölçütü de saat, gün vb. olarak ifade edilir.".
"Bir toplumun, ürettiği tüm metaların toplam değerinde somutlaşan toplam emek-gücü, sayısız bireysel emek-gücü biriminden oluşmasına rağmen, burada bir türdeş insan emek-gücü kitlesi olarak kabul edilir.".
Toplumsal Olarak Gerekli Emek-Zaman:
Dolayısıyla metaların değeri, tek tek bir meta için harcanan emekle değil, yalnızca belirli, nispeten türdeş bir metayı genel olarak üretmek için gereken emekle belirlenir. Bir metanın üretimi için toplumsal olarak gerekli emek-zamanının süresi ile belirlenir; yani ortalama bir emek-zamanı miktarı ile.
Bu anlamda Marx, metanın değerinin sadece seleflerinin sonucuna vardığı gibi emeğe değil, toplumsal olarak gerekli emek-zamanına - "bir malı, normal üretim koşulları altında, o sıradaki ortalama hüner derecesi ve yoğunluğu ile elde edebilmek için gerekli zamana" - bağlı olduğunu açıkladı. Değer, soyut insan emeğinin, yani genel olarak emeğin sonucudur.
Bu nedenle Marx'ın açıkladığı gibi değer, herhangi bir metanın mutlak ve zamansız bir özelliği değil, tarihsel ve sosyal koşullara -temelde emeğin üretkenliğine- bağlı olarak "zamana ve yere göre durmadan değişen bir ilişkidir":
"Bu [emeğin üretkenliği] çok çeşitli koşullar tarafından belirlenir; diğer şeylerin yanı sıra, işçilerin ortalama beceri düzeyi, bilimin gelişmişlik düzeyi ve teknolojik uygulaması, üretim sürecinin toplumsal örgütlenmesi, üretim araçlarının boyutları ve etkililiği ve doğal çevrede bulunan koşullar tarafından belirlenir.".
Piyasadaki alıcılar, herhangi bir özel durumda somut olarak harcanan zamanı değil, yalnızca ortalama olarak gerekli olan emek-zamanını umursarlar. Piyasada -bugün gerçekten küresel olan bir piyasada- satıcılar, bu nedenle kendi endüstrilerinde veya sektörlerinde bulunan ortalama beceri, teknoloji ve organizasyon seviyesiyle rekabet etmek zorundadırlar. "Genel olarak, emeğin üretkenliği ne kadar büyük olursa, bir malın üretimi için gerekli emek-zamanı o kadar kısa, o malda billurlaşan emek miktarı o kadar az ve değeri de o kadar küçük olur.". Bu nedenle, daha yüksek üretkenliğe sahip olan üreticiler, daha düşük değere sahip metalar üretecek olanlardır. Bu süreci rekabet yönlendirir. Şirketleri üretkenliği artırmak ve böylece ürünlerini rakiplerinin genel ortalamasının altında satmak için yeni makinelere ve yöntemlere yatırım yapmaya zorlayan bu gerçektir.
Bu bağlamda Marx, üretim araçlarının niteliksel gelişimiyle -yani bilimin, sanayinin, teknolojinin ve tekniğin gelişmesi ve bunun sonucunda emeğin artan üretkenliğiyle- toplumun giderek daha az miktarda emekle giderek artan miktarda kullanım-değeri üreteceğini açıklamıştır; "maddi servetin niceliğindeki artış, aynı anda onun değer büyüklüğünde bir düşmeye tekabül edebilir.".
Böylece kullanım-değeri (zenginlik/servet) ile değer (toplumsal olarak gerekli emek-zamanı) arasındaki ayrımı görüyoruz: Bir kişi veya toplum zengin olabilir (yani birçok kullanım-değerine sahip olabilir), oysa bir metanın üretimi için daha büyük miktarda toplumsal olarak gerekli emek-zamanı gerekiyorsa o meta daha değerlidir.
Görünüşe göre her şeyin fiyatını bilen ama hiçbir şeyin değerini bilmeyen günümüz mikroekonomisinin 'marjinal fayda' okulundaki iktisatçılar, sık sık 'çamurdan turta (mud pie) örneğini' öne sürerek emek-değer teorisine saldırırlar. Eleştirmenlerimiz şöyle der: "Eğer değerin kaynağı emekse, o halde çamurdan bir turta yaparsam, bu otomatik olarak değerli olacaktır. Üstelik arkadaşım çamurdan turta yaparken benden daha fazla zaman harcarsa, onun çamurdan turtası daha da değerli olacaktır.".
Böylesi bir argüman iki nedenden ötürü tamamen saçmadır. Birincisi, Marx'ın ileri sürdüğü gibi, bir metanın değişim-değerine sahip olabilmesi için önce bir kullanım-değerine sahip olması gerekir. Yani metaya yönelik toplumsal bir gereksinim olmalıdır. Böyle bir gereksinme olmasaydı, meta hiç değişilemezdi ve bu yüzden hiçbir değer içermezdi. Yani çamurdan turta argümanı baştan çöker.
İkincisi, Marx'ın açıkladığı gibi, kendisinden öncekilerin aksine biz basitçe emek-zamanıyla değil, toplumsal olarak gerekli emek-zamanıyla ilgileniyoruz. Alıcı, A üreticisinin belirli bir metayı B (veya C, D, E vb.) üreticisinden daha uzun sürede yapmasını neden umursasın? Bir meta üretimi sisteminde, alıcılar ve satıcılar piyasada karşı karşıya gelirler ve önemli olan tek şey bu ürünleri üretmek için gereken ortalama emek-zamanıdır. Ortalamadan daha yavaş çalışan üretici, değişimden yalnızca toplumsal ortalama değeri elde eder. A üreticisi ortalamadan daha uzun sürüyorsa bu onun kötü şansıdır; sırf verimsizliğinden dolayı daha fazla ücret talep edemez. Bu verimsizlik, metalar alınıp satılırken veya alıcı bulamadıklarında piyasada ortaya çıkacaktır. Modası geçmiş makinelerle yapılan daha maliyetli metalar öylece rafta kalacaktır.
Bu temelde, daha az verimli üreticiler çok geçmeden rekabet edemediklerini anlayacak ve iflas etmeye zorlanacaklardır. Sonuçta bir metanın içindeki bireysel emeğin üretim için toplumsal olarak gerekli olup olmadığını piyasa belirler.
Bununla bağlantılı olarak Marx, herhangi bir metanın üretiminde kullanılan farklı beceri düzeylerine ilişkin önemli bir netleştirme yapar. Değer ve emek-zamanının arkasındaki fikir her zaman ortalama, türdeş emek -yani genel anlamda emek- fikridir. Fakat tüm emek somuttur ve özeldir; çeşitli karmaşıklıklar ve beceriler içerir: Fırıncı, kasap ve mumcu hepsinin kendi uzmanlıkları vardır. Bu nedenle Marx, tüm bu farklı emek türlerinin "yalın ortalama emeğe" indirgendiğini, bunun da "çeşitli ülkelerde ve değişik zamanlarda niteliğinin değiştiğini, ama belli bir toplumda onun da belirli olduğunu" açıklar. Burada yine zamansız olmayan, aksine tarihsel ve toplumsal koşullar altında göreceli ve değişken olan bir şey görüyoruz. "Daha karmaşık emek yalnızca yoğunlaştırılmış, ya da daha doğrusu, çoğaltılmış yalın emek sayılır, böylece daha küçük bir miktar karmaşık emek, daha büyük bir miktar yalın emeğe eşit olarak kabul edilir.". Dolayısıyla vasıfsız emek, vasıflı emeğin katları olarak görülür.
Böyle örneklerle Marx'ın diyalektik yönteminin eylem halindeki biçimini görüyoruz: Toplumdaki genel eğilimleri ve kalıpları incelemek için sonsuz sayıdaki tikel durumdan sürekli olarak soyutlama yapmak; değer gibi özellikleri metaların içsel özellikleri olarak değil, yalnızca şeyler arasındaki değil insanlar arasındaki ilişkiler olarak görmek; öte yandan bu soyutlamaların -değer, toplumsal olarak gerekli emek-zamanı ve yalın ortalama emek- bizzat toplumsal ve tarihsel koşullar altında sürekli değiştiğini anlamak.
Fiyat ve Değer:
Marx'ın emek-değer teorisine yönelik, teorinin gerçekte ne söylediğini çarpıtmayı takıntı haline getirmiş burjuva iktisatçıları tarafından yapılan pek çok eleştiri vardır. Bir korkuluğu devirmek kolaydır, ki bu da Marx'ın burjuva eleştirmenlerinin sermayesi (ticaret hilesi) gibi görünmektedir.
Marx, insan emeğinin ürünü olmayan -ve dolayısıyla değer içermeyen- belirli nesnelerin satışa sunulduklarında kesinlikle bir fiyata sahip olabilecekleri gerçeğini hiçbir zaman inkâr etmemiştir. Fiyatları sayesinde 'meta biçimi' alırlar. Geçmişte tövbekârların günahlarını temizlemek için dini endüljanslar bile satılırdı! Çekici bir konumdaki bakir araziler fahiş bir fiyata satılabilir.
Aynı şekilde sanat eserleri veya değerli taşlar da muazzam miktarlarda para çekebilir. Kıtlık bu bağlamda çok önemli bir rol oynar. Marx'ın açıkladığı gibi, "Elmas yeryüzünde az rastlanan bir şeydir, bu yüzden bulunup çıkartılması ortalama olarak çok emek-zamanına mal olur. Öyle ki, küçük bir hacmi, çok büyük emek temsil eder.". Şöyle devam eder: "Daha zengin madenlerde, aynı nicelikteki emek, daha çok elmasta maddeleşebilir ve elmasın değeri düşebilir. Eğer biz, az emek harcayarak, kömürü elmasa dönüştürmeyi başarabilseydik, elmasın değeri, tuğlanın değerinin altına düşebilirdi.".
Sanat eserleri ve diğer benzersiz ürünlerle ilgili olarak burada tekel fiyatlarının işlediğini görürüz. Kıtlık, talebin arzı tamamen aşması anlamına gelecektir. Ancak, iki farklı şey olan değer meselesi ile fiyat meselesini birbirine karıştırmamalıyız. Değer, ürünün içinde somutlaşan toplumsal olarak gerekli emek-zamanı tarafından belirlenirken, arz ve talepten etkilenen piyasa fiyatı her zaman bu değerin altında veya üstünde dalgalanma eğilimindedir. Değer, fiyatın etrafında döndüğü eksendir.
Benzersiz ürünlerde fiyat değerle değil, yalnızca insanların bunlar için ödemeye hazır olduğu miktarla belirlenir. Uygulamada, bu tür şeyler sınırlama veya kısıtlama olmaksızın üretilebilen veya yeniden üretilebilen metaları ele alan emek-değer teorisinin alanının dışındadır. David Ricardo, "Hiçbir emek bu tür malların miktarını artıramaz," diye yazmıştı, "ve bu nedenle değerleri artan bir arzla düşürülemez.".
Hayatı idame ettiren şeylerin üretimi ve yeniden üretimi için temeli oluşturan emektir. Evrenselleşmiş meta değişimine dayalı bir sistemin merkezinde yer alan şey, değer olarak ifade edilen toplumsal olarak gerekli emek-zamanıdır. Bu nedenle tekel fiyatları belirli koşulların ürünüdür ve değeri kendi başına yansıtmazlar.
Değer Yasası:
Marx, Kapital'in çok sayıda sayfasını, değerin -yani değişilen kullanım-değerlerinin oranının- tesadüfi göründüğü basit, yalıtılmış değişim eylemleri durumundan, bir metanın değerinin diğer pek çok metaya göre ifade edilebildiği -toplum içindeki sayısız değişim eylemi aracılığıyla- genel değer biçimine kadar değişim-değerinin gelişimini analiz etmeye ayırır.
Basit bir takas ekonomisinde, tekil ve yalıtılmış herhangi bir değişim eyleminde birbiriyle değişilen bir metanın miktarı konusunda belirli bir esneklik derecesi olabilir. Belirli metalar içinde donmuş olan farklı emek-zamanı miktarları görünüşte rastgeledir ve bu anlamda, yukarıda belirtildiği gibi, bir metanın değeri raslantısal görünür. Ancak meta değişimi genelleştikçe, her bir değişim eylemi bireysel karakterini kaybeder ve bu somut eylemlerde görülen çeşitli 'raslantısal' değerler -yani emek-zamanları- ortalaması alınarak genel, nesnel bir değer -yani 'toplumsal olarak gerekli emek-zamanı'- ortaya çıkar.
Genel değer biçimi, dolayısıyla, tarihsel olarak meta üretimi ve değişimi sürecinin o kadar evrenselleştiği bir noktaya ulaşır ki, metaların nispi değerleri -yani donmuş emek-zamanları- artık birer rastlantı olarak değil, piyasadaki alıcılar ve satıcılar için nesnel gerçekler olarak kendilerini sunarlar.
"...ürünler arasındaki raslantısal ve sürekli dalgalanan değişim ilişkilerinin ortasında, bunların üretimi için toplumsal olarak gerekli emek-zamanı, kendini düzenleyici bir doğa yasası gibi zorla kabul ettirir. Bu, tıpkı yerçekimi yasasının evin başımıza çökmesi ile kendini göstermesi gibidir. Değer büyüklüğünün emek-zamanı ile saptanması, işte bu nedenle, metaların nispi değerlerinde görünürdeki dalgalanmaların altında yatan bir sırdır. Bunun keşfi, emek ürünlerinin değer büyüklüklerinin belirlenmelerinin salt rastlantıya bağlı bir şeydir sanrısına son vermekle birlikte bu belirlemenin içinde yer aldığı maddi biçimi hiç değiştirmez.".
Bu nedenle, değer yasasının -doğa, tarih ve toplumdaki herhangi bir yasa gibi- dışarıdan dayatılan zamansız bir şey değil, içerideki etkileşimlerden doğan diyalektik bir şey olduğunu görüyoruz. Alman filozofu Hegel'in ifadesiyle 'Zorunluluk kendini rastlantı yoluyla ifade eder': Emek ve değerle ilgili toplumsal zorunluluk meselesi, piyasada gerçekleşen sayısız 'raslantısal' değişimden doğar. Değer yasası söz konusu olduğunda, bu yasa kendini ancak meta üretimi ve değişiminin evrensel ve egemen olduğu tarihsel noktada hissettirir.
Bu bağlamda, kapitalizm öncesi toplumlarda değerin kaynağına dair bir açıklama arayanlar olmuşsa da, hiçbiri emeği değerin kaynağı olarak tam anlamıyla kavrayamamıştır; çünkü hiçbiri meta değişiminin ve dolayısıyla değer yasasının tamamen egemen olduğu tarihsel bir dönemde yaşamamıştır. Marx'ın tartıştığı gibi, büyük Yunan filozofu Aristoteles, eksik bir emek-değer teorisine ulaşmıştı, ancak kendi dehasının eksikliği ile değil, içinde yaşadığı köle toplumunun tarihsel koşulları nedeniyle sınırlanmıştı:
"...Yunan toplumu kölelerin emeği üzerine kurulmuştu, dolayısıyla insanların ve onların emek-güçlerinin eşitsizliğini kendi doğal temeli yapmıştı. Değer ifadesinin sırrı, yani her tür emeğin genel anlamda insan emeği oldukları için eşit ve eşdeğer bulunmaları, insanların eşitliği düşüncesi halkın sabit bir önyargısı haline gelene kadar çözümlenemezdi. Ancak bu, emek ürününün evrensel biçiminin meta-biçimi olduğu ve dolayısıyla insanlar arasındaki egemen toplumsal ilişkinin, meta sahipleri olarak aralarındaki ilişki olduğu bir toplumda mümkün olabilir. Aristoteles'in dehası, tam da metaların değer ifadesinde bir eşitlik ilişkisi keşfetmiş olmasında yatar. Yalnızca içinde yaşadığı toplumun doğal tarihsel sınırları, onun bu eşitlik ilişkisinin 'gerçekte' neyden ibaret olduğunu bulmasını engellemiştir.".
Son olarak Marx, kendi başına bir meta olarak değişilen tek bir metanın evrensel bir eşdeğer -yani tüm diğer metaların değerinin kendisine göre ifade edilebileceği evrensel bir ölçüt- haline geldiği değerin para biçimine ulaşır. Paranın gelişimi, bilinçli bir planla değil, üreticilerin arkasından işleyen ortak pratik ve toplumsal etkileşimle gerçekleşir.
Tarihsel olarak, altın gibi değerli metaller -üretimi ve elde edilmesi zor olduğu için bizzat çok değerlidirler- bu rolü oynamıştır. Bu somut maddi nedenlerden kaynaklanır: Altın gibi metaller, az miktarda kolayca taşınabilen metalin büyük miktarda değeri ifade edebilmesi nedeniyle kullanışlı evrensel değişim biçimleriydi. İnsanlar, yiyecek sepetleri, kumaş topları veya inek sürüleri taşımak yerine, basitçe küçük altın veya gümüş keseleri taşıyabiliyordu. Bu değerli metaller, diğer tüm metaların değerlerini temsil eder hale gelir ve sırasıyla para-meta olurlar.
Marx, para analizini 3. bölümde geliştirir, ancak bu noktada sadece değerin para biçiminin, meta üretimi ve değişiminin mantıksal sonucu olduğunu belirtir: "Öyleyse, basit meta-biçimi para-biçiminin tohumudur.".
Değer ve meta değişimi:
Metalar bir alıcı için yararlı olduklarından kullanım-değerleridir ve genel anlamda insan emeği içerdiklerinden değerdirler (yani değişim-değerleridirler). Bu değer veya değişim-değeri, ancak bir metanın miktarı diğeriyle değişildiğinde, değişimde ortaya çıkar. Değişimde görünen şey kullanım-değerlerinin değişimidir; bir çift ayakkabı bir pantolonla değişilir. İki meta, farklı kullanım-değerleriyle ama içerdikleri değerlerin eşitliğiyle birbirleriyle yüz yüze gelirler.
Marx'ın vurguladığı önemli nokta, değerin nihayetinde toplumsal bir ilişki -insanlar arasındaki bir ilişki, yani farklı bireylerin emeği- olması ve evrensel meta üretimi ile değişimi sistemi altında bunun yüzeyde şeyler arasındaki bir ilişki olarak kendini göstermesidir. Bireylerin özel emeği, ancak bu değişim eylemleri aracılığıyla toplumsal bir karakter kazanır.
"İnsan emeklerinin farklı türlerinin eşitliği, emek ürünlerinin değerler olarak eşit nesnelliği şeklinde fiziksel bir biçim alır..."
"...Burada insanlar arasındaki belirli bir toplumsal ilişki, onlar için şeyler arasında fantastik bir ilişki biçimine bürünüyor..."
"Yararlılık nesneleri yalnızca birbirlerinden bağımsız çalışan özel bireylerin emeklerinin ürünü oldukları için meta olurlar... özel bireyin emeği, ancak değişim eyleminin ürünler arasında ve onların aracılığıyla da üreticiler arasında kurduğu ilişkiler vasıtasıyla, toplumun toplam emeğinin bir parçası olarak kendini gösterir..."
"Emek ürünleri ancak değişilerek, duyularla algılanan çeşitli yarar nesneleri nesnelliklerinden farklı, toplumsal olarak tek biçimli bir değer nesnelliği kazanırlar.".
Bu bağlamda Marx, değeri insanlar arasındaki bir ilişki olarak değil, sık sık Robinson Crusoe örneğinde olduğu gibi ideal, rasyonel bir failin eylemlerinden kaynaklanan mutlak bir şey olarak gören öncüllerinin sunduğu emek ve değer arasındaki doğrudan bağlantı şeklindeki basit anlayışı eleştirir. Crusoe örneği, adasında izole edilmiş bir kazazede gibi yalıtılmış bir bireyin, sadece bunları üretmek için harcadığı çeşitli süreleri not alarak ürünlerin değerini belirleyebileceğini öne sürüyordu.
Fakat Marx'ın vurguladığı gibi değerin özelliği -ve ürünlerin metalar olarak doğası- ancak toplumsal bir etkileşim süreciyle -yani toplum içindeki genel ve evrensel bir değişim süreciyle- nesnel bir karakter kazanabilen nispi bir niceliği ifade eder. "Tamamen kendi kişisel emeğinin sonucu" olan Crusoe'nun ürünleri bu nedenle değeri olan metalar değil, "doğrudan doğruya kendisi için yararlılık nesneleridir". Bunlar satış için üretilmemiş, basitçe kendisi tarafından tüketilmek için üretilmiştir.
Meta Fetişizmi:
Marx'ın kullandığı şekliyle 'fetişizm' terimi, erken dönem toplumların incelenmesi olan etnoloji biliminden türetilmiştir. Bu dönemde insanlar yaşamın toplumsal veya doğal koşullarının bilincinde değillerdi. Sonuç olarak, doğa olaylarını doğaüstü güçlere atfettiler. Kendi etkinliklerinin üzerine tanrıların ve ruhların eylemlerini bindirerek doğanın güçlerini etkileyebileceklerine inandılar. Hayallerinde, cansız nesneler insani veya insanüstü yetenekler kazandı ve birer fetiş haline geldiler. Marx, bununla meta üreten toplumların eylemleri arasında, ürünlerin büyülü bir güç kazandığı benzerlikler kurar; dolayısıyla buna 'meta fetişizmi' denir.
Gelişmiş bir meta üretimi biçimi altında üreticiler birbirlerinden yalıtılmış olarak çalışırlar. Ürünleri değişilene kadar, kendi özel emeklerinin toplumun toplam gerekli emeğinin bir parçasını oluşturup oluşturmadığını bilemezler. Ancak değişim başarılı olursa bunun bütünün toplumsal olarak gerekli bir parçası olduğu kanıtlanır. Meta üreticileri bu toplumsal ilişkinin farkında değildir, ama yine de ona tabidirler ve ona göre hareket ederler.
Meta üreticisi için metalar, sanki kendi doğalarındaki gizemli bir özellik sayesinde değişiliyormuş gibi görünür. İnsan yapımı bu nesneler kendilerine ait bir yaşama sahipmiş gibi görünürler ve insanlık üzerinde bir güç geliştirirler. Bu, daha sonra metaların doğrudan değişim yerine rutin olarak parayla değiştirilmesiyle pekiştirilen bir meta fetişidir. Bir madeni para veya bir kâğıt parçası artık mevcut tüm metaları satın alma gibi büyülü bir niteliğe sahip görünmektedir. Sadece bir metal veya kâğıt parçası oldukları için bu güçlere sahip gibi görünürler. Üreticiler sadece paranın peşinden koşar, her biri bu evrensel metayı ararken birbirleriyle rekabet ederler. Birbirlerinden bağımsız görünüp paraya bağımlıdırlar. Dünyalarını para yönetir, bir fetiş gibi topluma hükmeder.
Üretim bilinçli olarak planlanmadığından, kendi ürünleri piyasada onlara yabancı bir güç olarak karşı çıkar. Değişim, salt nesneler arasındaki bir ilişki gibi görünür. Gerçekte, metaların ilişkisi tersine dönmüştür: Bunlar nesneler arasındaki değil, bizzat insanlar arasındaki ilişkiyi ifade ederler. Fakat bu şeffaf değildir. Üreticiler piyasanın yasaları tarafından kör edilmişlerdir.
Ancak üreticilerin özgür birliğine sahip olduğunuzda bu meta fetişizmi ortadan kalkacaktır. O zaman insanlar değişimdeki basit ortaklar olarak -kendi metalarının basit eklentileri olarak- birbirleriyle yüzleşmeyecek, aksine üretimi kolektif olarak planlayabileceklerdir.
Değer yasasının bu analizi ve açıklaması, Marx'ın değer ve metalar konusundaki argümanında önemli bir sonuca götürür: Bu tür formların ve yasaların zamansız olmadığı, bilakis tarihsel olarak belirlenmiş ve koşullandırılmış olduğu gerçeği. Meta üretimi nasıl evrensel olmak üzere ortaya çıktıysa, bir gün kapitalizmle ve değer yasasıyla birlikte yok olacaktır.
"Emek ürününün değer-biçimi, burjuva üretim tarzının en soyut ama aynı zamanda en evrensel biçimidir; bu gerçekle burjuva üretim tarzını tarihsel ve geçici karakterdeki belirli bir tür toplumsal üretim olarak damgalar. O halde bunu toplumsal üretimin ebedi doğal biçimi olarak görme hatasına düşersek, değer biçiminin, meta biçiminin ve onun daha sonraki gelişmeleri olan para biçiminin, sermaye biçiminin vb. özgüllüğünü kaçınılmaz olarak gözden kaçırmış oluruz... "...vülger iktisatçılar, burjuva üretim ajanlarının kendi dünyaları -ki onlar için en iyi dünyadır- hakkında sahip oldukları sıradan ve kendini beğenmiş kavramları bilgiççe sistematikleştirmek ve ebedi gerçeklermiş gibi ilan etmekle yetinirler.".
Ancak üretim araçlarının rasyonel ve demokratik bir üretim planının parçası olarak ortaklaşa mülk edinildiği toplumun sosyalist dönüşümüyle toplum emeğinin toplumsal karakteri nihayet toplumsal bir mülkiyet biçimine tekabül edecektir. Üretim araçlarının ortak mülkiyeti arttığı ölçüde meta üretimi ve değişiminin hakimiyeti azalacaktır. Toplum, ayrı ayrı bireyler arasındaki değişim eylemleri yerine, topluma 'yeteneğine göre' katkıda bulunan ve komünal zenginlikten 'ihtiyacına göre' alan erkek ve kadınlardan oluşacaktır.
Emek ürünleri artık toplumun karşısına meta olarak değil, basitçe yararlı nesneler olarak çıkacaktır; böylece kullanım-değeri ile değişim-değeri arasındaki çelişki de çözülecektir. İlk defa şeyler arasındaki ilişkinin yerini insanlar arasındaki gerçek ilişkiler alacak, kadınlar ve erkekler gerçek insan varlıkları olarak karşı karşıya geleceklerdir. Daha önce yasaları topluma dayatılıyor gibi görünen gizemli bir güç olan ekonomi artık bize hükmetmeyecek; onun yerine kendi kaderimizin efendileri olacağız.
"Toplumun üretim araçlarını mülk edinmesiyle birlikte, meta üretimi ve bununla birlikte ürünün üretici üzerindeki egemenliği de ortadan kalkar. Toplumsal üretimdeki anarşinin yerini planlı, belirli örgütlenme alır. Bireysel varoluş mücadelesi yok olur. O zaman, insan belirli bir anlamda hayvanlar aleminden nihayet ayrılır ve salt hayvani varoluş koşullarından çıkarak gerçekten insani koşullara geçer. İnsanı çevreleyen ve bugüne kadar ona hükmeden yaşam koşullarının bütün alanı, şimdi artık kendi toplumsal örgütlenmesinin efendisi olduğu için ilk defa doğanın gerçek ve bilinçli efendisi haline gelen insanın hakimiyeti ve kontrolü altına girer. Şimdiye kadar insanın karşısında ona yabancı ve hükmeden doğa yasaları gibi duran kendi toplumsal eyleminin yasaları, o zaman insan tarafından tam bir anlayışla kullanılacak ve böylece onun tarafından ustalıkla yönetilecektir. Şimdiye kadar insana doğa ve tarih tarafından dayatılan bir zorunluluk olarak çıkan kendi toplumsal örgütlenmesi, şimdi kendi özgür eyleminin sonucu haline gelir. Şimdiye kadar tarihi yöneten yabancı nesnel güçler, insanın kendi kontrolü altına girer. Ancak o zamandan itibaren insanın bizzat kendisi daha bilinçli bir şekilde kendi tarihini yapacak, ancak o zamandan itibaren insanın harekete geçirdiği toplumsal nedenler, esas olarak ve giderek artan bir ölçüde, onun tarafından amaçlanan sonuçları verecektir. Bu, insanın zorunluluk aleminden özgürlük alemine sıçramasıdır.".
Metin üzerine daha derin okuma yapmak isterseniz Kapital'in ilgili bölümünü buradan ulaşabilirsiniz: 1. Bölüm Meta
Temel Ekonomi Politik Terimleri Sözlüğü
- Meta: Sadece kişisel tüketim için değil, piyasada başka ürünlerle değiştirilmek (satılmak) amacıyla üretilen, insan emeği ürünü olan yararlı nesne veya hizmet.
- Kullanım-Değeri: Bir nesnenin veya hizmetin insan ihtiyaçlarını (fiziksel veya zihinsel) karşılama kapasitesi, yani nesnenin yararlılığı.
- Değişim-Değeri: Bir kullanım-değerinin (örneğin sandalyenin), başka bir kullanım-değeriyle (örneğin ceketle) değiştirilme oranı. Bu nicel oranın arkasında yatan asıl ortak ölçüt ise metanın "değer"idir.
- Değer: Piyasada değişime giren farklı metaların ortak özelliği; metanın içinde donmuş (billurlaşmış) olan "soyut insan emeği" miktarı.
- Toplumsal Olarak Gerekli Emek-Zamanı: Belirli bir metayı, o dönemin normal üretim koşulları, ortalama beceri ve çalışma yoğunluğu ile üretmek için gereken süre. Metanın değerinin büyüklüğünü bireysel üreticinin harcadığı süre değil, bu toplumsal ortalama belirler.
- Soyut İnsan Emeği: Terzilik, marangozluk gibi somut ve özel biçimlerinden arındırıldığında geriye kalan, fiziksel ve zihinsel enerjinin genel harcanma biçimi; değeri yaratan ve tüm metaları birbiriyle kıyaslanabilir kılan ortak emektir.
- Para-Meta: Diğer tüm metaların değerlerini kendi üzerinden ifade ettiği, evrensel bir eşdeğer (ölçüt) haline gelmiş özel meta (tarihsel olarak altın veya gümüş vb.).
- Meta Fetişizmi: Kapitalist sistemde üreticiler (insanlar) arasındaki toplumsal ilişkilerin, üretilen nesneler (metalar ve para) arasında gerçekleşen doğaüstü ve gizemli bir ilişki gibi algılanması yanılsaması.
Bu yazılar ücretsiz ama emek istiyor. Bir kahveyle destek olabilirsiniz.