Sınıf Siyasetinden Şahsi Vesayete: Kürt Ulusal Hareketinin İdeolojik Çöküşü, Emperyalist Entegrasyon ve Bağımsız Öncü İhtiyacı

Türkiye ve Ortadoğu siyasi tarihinde, ulusal kurtuluş hareketleri ile sosyalist mücadele arasındaki ilişki, devrimci stratejinin en kilit tartışma başlıklarından biri olmuştur. Ancak bugün "Kürt Ulusal Hareketi" olarak adlandırılan yapı, iddia ettiği radikal demokratik veya özgürlükçü hedeflerin aksine, tarihsel ve sınıfsal bağlamından bütünüyle kopmuştur. Gelinen aşamada hareket, devrimci değerleri tasfiye eden, palazlanan yeni Kürt burjuvazisinin çıkarlarını savunan ve emperyalizmle stratejik ortaklık kuran pragmatik bir aygıta dönüşmüştür.

Bu ideolojik çöküşü ve Türkiye sosyalist hareketinin neden acil bir enternasyonalist kopuş yaşaması gerektiğini doğru okuyabilmek için; hareketin nasıl şiddet yoluyla tekel haline geldiğini, sosyalist kavramları nasıl iğdiş ettiğini, emperyalizmle nasıl entegre olduğunu ve Türk solunun şovenizme savrulmadan bu kuyrukçuluktan nasıl kurtulması gerektiğini tarihsel materyalist bir perspektifle incelemek zorunludur.

1. 12 Eylül, İnfazlar ve "Denize Düşen Yılana Sarılır" Sendromu

Kürt siyasi hareketinin bugünkü tek tipçi ve totaliter yapısını, PKK'nin ideolojik üstünlüğüyle veya kitleleri siyaseten ikna etmesiyle açıklamak büyük bir tarihsel yanılgıdır. 1970'lerin ikinci yarısında Kürt siyasi uyanışı son derece çoğulcu bir zeminde ilerliyordu. KUK, Rizgari, DDKD, Kürdistan Sosyalist Partisi (Özgürlük Yolu) gibi örgütlenmeler, kitle bağları kuran ve ekseriyetle yasal/yarı yasal alanda entelektüel üretime dayalı sivil bir direniş ören yapılardı.

PKK, sanıldığının aksine kuruluşu itibarıyla ilerici bir hareket değildi; tam aksine, Kürt solundaki ilerici ve demokratik unsurları sindirmeye programlanmış şiddet odaklı bir aygıttı. Fikri bir hegemonya kuramayan PKK, Kürt solunu susturmak için sistematik bir tasfiye politikası izlemiş ve diğer sol fraksiyonlara yönelik kanlı siyasi infazlara girişmiştir. Ancak bu çok sesli Kürt solunun asıl ve nihai tasfiyesi, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin sivil siyasete vurduğu balyozla gerçekleşmiştir. Darbe, sivil ve yasal alanda örgütlenen legal siyaseti silindirden geçirmiş, aydınları ve kadroları cezaevlerinde vahşetle ezmiştir.

Bu süreçten sağ çıkabilen tek yapı, darbeden kısa süre önce kadrolarını Suriye ve Lübnan'a çekerek kırsal alana yerleşen ve silahlı mücadeleyi fiilen başlatan PKK olmuştur. PKK'nin Kürt siyasetindeki hegemonyası ideolojik bir başarıdan değil, devlet şiddetinin yarattığı devasa siyasi vakumdan kaynaklanmıştır. Alternatif tüm sol yapıların devlet eliyle yok edilmesi, PKK'yi zamanla "tek adres" haline getirmiş; faşizm karşısında çaresiz bırakılan Kürt halkı için bu durum tam anlamıyla "denize düşen yılana sarılır" realitesine dönüşmüştür. Zorunluluklardan doğan bu alternatifsizlik, hareketin içindeki otoriter eğilimlerin ve lidersizleşememe sendromunun kök salması için dikensiz bir alan yaratmıştır. Bu nedenle PKK, Kürt halkının doğal ve asıl temsilcisi değildir; tarihsel bir anormalliğin ve alternatifsizliğin ürünüdür.

2. Sınıf Karakteri ve Sosyalist Revizyonizm: Kavramların İçi Nasıl Boşaltıldı?

Bir siyasi hareket proleter eksenden koptuğunda boşlukta süzülmez; mutlaka başka bir sınıfın karakterini kuşanır. Kürt hareketinin 1990'ların sonundan itibaren ulaştığı pragmatik, mülkiyetle barışık ve emperyalizmle uzlaşmacı çizgi, aslında Kürt küçük burjuvazisinin ve palazlanan yeni Kürt burjuvazisinin sınıf karakterinin dışavurumudur. Bu ideolojik iflası gizlemek adına, KCK aklı, sosyalizmin temel değerlerini söküp atarak yerlerine oportünist "yeni varyantlar" icat etmiştir:

  • Mülksüzleştirmeden "Demokratik Konfederalizm" Zırvasına: Sosyalist devrimin nihai amacı, özel mülkiyetin lağvedilmesi, üretim araçlarının toplumsallaştırılması ve burjuva sınıfının tasfiyesidir. Oysa Murray Bookchin'den kopyalanan "Demokratik Konfederalizm", sınıfsal çelişkileri örtbas eden liberal bir uzlaşı projesidir. Sosyalizmin mülksüzleştirme hedefi, altı boş bir "demokratik kolektivizm" ve "komünal ekonomi" lafazanlığıyla değiştirilmiştir. Bu modelde kapitalist üretim ilişkileri, aşiret ağaları ve yerel burjuvazi sistemin içine entegre edilerek korunur. Bizzat Öcalan'ın, "ABD kalkınmadır, komünizmde devlet her şeydir" şeklindeki sağcı itirafı, hareketin anti-kapitalist iddialarını tamamen tasfiye ettiğinin resmi belgesidir.

  • Sınıf Eksenli Feminizmden "Jineoloji" İdealizmine: Sosyalist feminizm, kadının ezilmişliğini özel mülkiyetin doğuşu, aile kurumu ve sınıflı toplumla tarihsel materyalist bir bağ içinde açıklar. Kadının kurtuluşu, sömürü sisteminin yıkılmasına göbekten bağlıdır. Oysa hareketin "Jineoloji" (Kadın Bilimi) adıyla formüle ettiği teorik çerçeve, bu materyalist temeli bütünüyle reddeden ontolojik bir idealizmdir. Jineoloji, sınıf analizini dışlayarak meseleyi Neolitik çağ mitoslarına ve özcü (essentialist) bir kadın doğası kurgusuna hapseder. Patriyarkayı kapitalist sömürü çarklarının yapısal bir unsuru olarak görmek yerine, onu indirgemeci bir yaklaşımla doğrudan "sömürgeci ulus-devlet" (örneğin Türk ordusu) ile eşleştirir. Söylemde kadını yücelten bu teori, pratikte kadını katı bir militarist hiyerarşinin ve emperyalist vekalet savaşlarının ucuz cephe gücü olmaya zorlar. Burjuva mülkiyetiyle uzlaşan bir yapının kadını özgürleştirmesi eşyanın tabiatına aykırıdır.

  • Sınıf Savaşımından "Radikal Demokrasi"ye: Proletarya diktatörlüğü ve devrimci sınıf iktidarı kavramları çöpe atılarak, burjuva demokrasisinin sınırları içinde sivil toplumculuk oynayan bir "Radikal Demokrasi" kurgusu merkeze alınmıştır. Bu, yeni Kürt burjuvazisinin küresel kapitalist pazara ve Batı demokrasilerine sorunsuz entegre olma arzusunun teorik kılıfıdır.

3. KCK Sözleşmesi ve Şahsi Vesayetin Materyalist Okuması

Hareketin iddia ettiği "aşağıdan yukarıya, devletsiz ve özgürlükçü" toplum modelinin gerçekliği, KCK Sözleşmesi incelendiğinde çökmektedir. Sözleşmenin 11. Maddesi, Abdullah Öcalan'ı "her alanda bütün halkı temsil eden önderlik kurumu" ve "en son karar mercii" olarak tesciller. İdeolojik Alan Merkezi ise toplumsal zihniyeti "önderlik çizgisi temelinde" tek tipleştirmek için kurulmuş bir denetim mekanizmasıdır. Söylemde "devletsiz" olan bu yapı, pratikte vergi toplayan ve ideolojik tekel kuran totaliter bir proto-devlettir.

Marksist açıdan bu "tek adam" kültü, yalnızca Öcalan'ın kişisel kibri ile açıklanamaz. Lider kültü; sınıfsal bir programı olmayan, anti-kapitalist bir vizyon sunamayan ve kitleleri ancak yarı-dini/mitolojik bir şeflik sistemiyle bir arada tutabilen milliyetçi-burjuva hareketlerin tipik bir özelliğidir. Şahsi vesayet ve katı hiyerarşi, feodal ve küçük burjuva sınıf yapılarının siyasi üstyapıdaki doğal bir yansımasıdır.

4. Emperyalizmin Saha Bekçiliği ve Enternasyonalizmin İhlali

Sınıf siyasetini reddeden hareket, jeopolitik arenada ayakta kalabilmek için dört farklı sahada emperyalizmin bölgedeki koçbaşı olmayı kabul etmiştir:

  • Suriye Sahası (PYD/YPG/SDG): "Rojava Devrimi" olarak pazarlanan süreç, fiiliyatta ABD Merkez Komutanlığı'nın (CENTCOM) hava şemsiyesi altında yürütülen bir vekalet savaşıdır. Kürt hareketi, Suriye halklarının ortak zenginliği olan enerji yataklarının (El-Ömer, Koniko vb.) %70'ini ABD şirketlerinin ve yerel silahlı bürokrasinin denetimine açarak devasa bir rant ekonomisi kurmuştur. ABD, Sezar Yasası yaptırımlarıyla Suriye'nin geri kalanını açlığa mahkum ederken, SDG bu ekonomik kuşatmanın silahlı bekçiliğini yapmaktadır.

  • Irak Sahası (PKK ve KDP/Barzani Ortaklığı): Irak'taki Kürt siyasi haritasında PKK (ve uzantısı YBŞ) ile KDP (Barzani) hareketi görünürde bağımsız ve hatta rakip olsalar da, her ikisi de aynı sınıfsal zeminden (Kürt burjuvazisi) beslenir. Ortadoğu'nun balkanlaştırılması stratejisinde bu iki güç, emperyalist çıkarlarla entegrasyon noktasında ortaklaşır. ABD'nin Irak'taki varlığı, petrol anlaşmaları ve Siyonist istihbarat ağlarının bölgede rahatça at koşturması, hem KDP'nin otonom feodalitesine hem de KCK'nin bölgedeki manevra alanına hizmet etmektedir.

  • İran Sahası (PJAK): Ortadoğu'da Siyonizme ve Batı emperyalizmine karşı direnişin en sıcak olduğu fay hatlarında yer alan İran'da, PJAK bütünüyle emperyalizmin "rejim değişikliği" stratejisine hizmet etmektedir. PJAK, İran işçi sınıfıyla (Fars, Azeri, Kürt, Beluç) ortak bir devrimci cephe kurmak yerine, Siyonist planların saha aparatı olarak hareket etmektedir.

  • Türkiye Sahası (DEM Parti): Türkiye sınırları içindeki legal Kürt siyaseti, Kürt emekçilerinin radikal devrimci öfkesini burjuva parlamentarizmine entegre eden devasa bir amortisöre dönüşmüştür. DEM Parti, anti-kapitalist bir programı reddetmekte; Kürt emekçilerini liberal anayasa tartışmalarına hapsetmektedir. Bu bağlamda DEM Parti, ulusalcı Türk statükosunun Kürtler için yeniden icat edilmiş bir versiyonundan ("Kürt Kemalizmi") başka bir şey değildir.

5. Şahsi Vesayet, Statükocu Açmaz ve "Umut Hakkı" Girdabı

Günümüzde milyonlarca Kürt emekçisinin devasa sınıfsal ve demokratik sorunları bulunmaktadır. Kürt coğrafyasında derinleşen gelir dağılımı adaletsizliği, metropollerde Kürt işçilerin maruz kaldığı ağır sömürü koşulları, anadilde eğitim talebi ve eşit yurttaşlık hakkı gibi hayati meseleler masada durmaktadır. Bir siyasi hareketin, bu talepleri anlaşmanın değişmez ana unsurları (kırmızı çizgileri) yapması beklenir.

Oysa 2024-2025 "Terörsüz Türkiye süreci" tartışmalarında gelinen nokta tam bir iflastır. DEM Parti ve Kürt siyaseti, Kürt ve Türk işçi sınıfının bu somut demokratik ve ekonomik haklarını bütünüyle marjinalize etmiş; tüm siyasi enerjisini AİHM'in "Umut Hakkı" konsepti üzerinden Abdullah Öcalan'a özgürlük talebine indirgemiştir. Halkın anadil, iş güvencesi ve eşit yurttaşlık gibi hayati ihtiyaçları yerine bir şahsın yasal tahliye ihtimalinin "tek talep" haline getirilmesi; hareketin halktan koptuğunun ve bir şahsın oyuncağına dönüştüğünün en somut ispatıdır.

6. UKKTH İlkesi, Türk Solunun Yıkımı ve Çift Yönlü Şovenizm Eleştirisi

Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı (UKKTH), mutlak ve metafizik bir hak değildir. Lenin ve Stalin'in teorik çerçevesinde bir ulusal hareket, ancak ve ancak emperyalizmi zayıflattığı ve uluslararası işçi sınıfı mücadelesine alan açtığı ölçüde ilerici kabul edilir. Kendi coğrafyasını ABD üslerine açan ve emperyalist petrol rantına entegre olan Kürt hareketi, Türkiye ve bölge sosyalistleri için artık bir müttefik değil, enternasyonalizmin önündeki hegemonik bir engeldir.

Bu gerçeği görmezden gelip "Türkiyelileşme" masalına kanan Türk solu, tarihsel bir yıkım yaşamıştır. Yönünü fabrikalardan çevirip kimlik siyasetinin yörüngesine giren sol, Türkiye işçi sınıfından bütünüyle kopmuştur. Suriye'de ABD üslerinin gölgesinde siyaset yapan bir harekete eklemlenmek, devrimci hareketin en büyük mirası olan anti-emperyalist inandırıcılığı sıfırlamıştır.

Ancak bu noktada son derece diyalektik bir şerh düşülmelidir: Türk solunun görevi, emperyalizmle işbirliği yapan Kürt milliyetçiliğine yamanmak olmadığı gibi; kendi burjuvazisinin şovenist, inkarcı ve asimilasyoncu devlet aklına yedeklenmek de olamaz. PKK/DEM çizgisinin oportünizmi, Kürt halkının anadilde eğitim, eşit yurttaşlık ve kültürel varlık gibi demokratik taleplerinin meşruiyetini ortadan kaldırmaz. Sosyalistler, Kürt ulusal hareketini eleştirirken, faşizan devlet aklının ve Türk şovenizminin değirmenine su taşımaktan kesinlikle imtina etmelidir.

Sonuç: Birleşik ve Bağımsız İşçi Sınıfı Partisinin İnşası

Kürt ulusal hareketi, devrimci geçmişinden bütünüyle soyutlanmış; emperyalizmin jeopolitik stratejileriyle kendi dar ulusal çıkarlarını bütünleştiren, totaliter bir lider kültüne biat eden pragmatik bir aygıta dönüşmüştür. Demokratik Konfederalizm veya Jineoloji gibi revizyonist varyantlar, sol için yeni bir paradigma yaratmamış; aksine Türkiye solunu sınıf siyasetinden kopararak emperyalizmin kuyruğuna takmıştır.

Türkiye sosyalist hareketinin, bu kuyrukçuluktan ve "Türkiyelileşme" illüzyonundan derhal, stratejik ve kalıcı olarak kopması gerekmektedir. Kürt halkının gerçek kurtuluşu; etnik imtiyazlar uğruna emperyalizme asker yazılanların, halkın kaderini şahsi "umut hakkı" pazarlıklarına hapsedenlerin elinde değildir. Ancak bu kopuş salt bir negatif reddiye üzerinden de inşa edilemez. Devrimci siyaset boşluk kabul etmez. Bugün Ortadoğu'nun ve Kürt emekçilerinin en acil ihtiyacı; Kürt ve Türk işçi sınıfının birleşik ve bağımsız öncü partisinin tarih sahnesine çıkmasıdır. Sömürücü sisteme ve emperyalizme karşı amasız fakatsız savaşan proleter bir odak yaratılmadığı sürece; pusulasını kaybetmiş mevcut yapılar, bölge halklarını emperyalizmin karanlık dehlizlerinde ve statükocu devletlerin asimilasyon cenderesinde öğütmeye devam edecektir.


Kaynakça

Bu yazılar ücretsiz ama emek istiyor. Bir kahveyle destek olabilirsiniz.