Kadın sorunu, kapitalist üretim tarzının çelişkilerini derinleştirdiği ancak kökleri sınıflı toplumun şafağına kadar uzanan yapısal ve tarihsel bir meseledir. Sosyalist hareket, yirminci yüzyılın başından itibaren kadının ezilmişliğini mülkiyet ilişkilerinden azade, salt bir cinsiyet çatışması olarak görmeyi kesin bir dille reddetmiştir. Günümüzde ana akım haline gelen burjuva ve küçük burjuva feminizmi ise meseleyi bireysel haklar, dildeki temsiliyet ve soyut bir "kızkardeşlik" zemininde tartışarak sorunun maddi temellerini örtbas etmektedir. Tarihsel materyalizmin kurucu ilkelerinin açıkça ortaya koyduğu üzere, insanların bilincini belirleyen şey onların soyut düşünceleri değil, içinde bulundukları maddi üretim ilişkileridir. Sosyal-inşacı ve idealist teorilerin temel yanılgısı buradadır; eşitsizlik salt dilde veya zihniyette başlamamıştır ki yalnızca söylem değiştirilerek bitirilebilsin. Fikirler, normlar ve toplumsal cinsiyet kurguları gökten zembille inmemiş, bizzat maddi üretim ilişkilerinin, mülkiyet biçimlerinin ve sınıf çelişkilerinin üzerinde yükselmiştir. Bu makale, "sınıflar üzeri" bir feminizmin neden yapısal olarak imkânsız olduğunu, yapay kızkardeşlik söyleminin burjuva illüzyonlarını ve kadının gerçek kurtuluşunun ancak sosyalist praksisle nasıl mümkün olabileceğini Marksist-Feminist teorinin ekonomi politiği üzerinden incelemektedir.
1. Patriyarkanın Tarihsel İnşası: Mülkiyet İlişkileri, Tarım ve İlksel Birikim
Kadınların ezilmişliği, burjuva ideologlarının iddia ettiği
gibi ne "biyolojik" bir kadere ne de değişmez bir "insan
doğasına" dayanır. İnsan doğası dediğimiz olgu, sosyal ve ekonomik
koşulların bir ürünüdür ve tarih boyunca toplumun gelişimiyle birlikte
değişmiştir. Friedrich Engels'in tarihsel materyalist analizinin ortaya koyduğu
üzere, sınıflı toplum öncesinde kadını patriyarkal bir sömürüye tabi tutacak
hiçbir nesnel sosyoekonomik zemin veya zorunluluk yoktu. Avcı-toplayıcı
düzende, kadın ve erkek arasında biyolojik gereksinimlere dayanan doğal bir iş
bölümü bulunsa da; üretilen her şey doğrudan toplumsal tüketime gittiği ve
artı-ürün (birikim) oluşmadığı için bu iş bölümü bir hiyerarşi veya tahakküm
yaratmıyordu. Patriyarkal sömürü, ancak ailenin mülkiyet eksenli bir kuruma
dönüşmesi ve sınıflı topluma geçiş süreciyle birlikte tarih sahnesine çıkmıştır.
Özel mülkiyet öncesi bu düzende soy çizgisi anasoylu (matrilineal) ilerliyor;
günümüzde kadının omuzlarına "ücretsiz ev içi emek" olarak yıkılan
çocuk bakımı, barınma ve gıda hazırlığı gibi faaliyetler, izole bir kadının
özel angaryası değil, tüm topluluğun ortaklaşa üstlendiği kamusal bir görev
olarak işliyordu.
Peki kadınlar bu eşit ve saygın konumlarını nasıl oldu da
topyekûn kaybettiler? Diyalektik materyalizm, bu devasa dönüşümün kökenini
fikirlerde veya erkeklerin aniden kötüleşmesinde değil, bizzat üretici güçlerin
gelişiminde bulur. Eşitsizliğin ve patriyarkanın (ataerkilliğin) kurumsal
olarak egemen hale gelmesi, ağır saban tarımının ve büyük sürü hayvancılığının
gelişmesiyle yaşanan radikal sosyoekonomik dönüşüme dayanır. Bu yeni üretim
tarzı, insanlığın kendi anlık ihtiyacından fazlasını, yani "artı-ürünü"
üretmesini sağladı. Ancak tarım ve hayvancılık, salt fiziksel güç
gereksiniminin ötesinde, evin veya kampın uzağında uzun süreli çalışmayı
gerektiren bir yapıya sahipti. Tarım toplumunun tarlada çalışacak devasa bir
işgücüne (çok sayıda çocuğa) ihtiyaç duyması, kadının üreme işlevi üzerinde
büyük bir baskı yarattı ve kadınları ardı ardına hamilelik döngülerine mecbur
bıraktı. Üretimin merkezi komünal yaşam alanından uzak tarlalara ve meralara
kayarken; yeni üretim araçlarının (sürülerin, sabanların ve toprağın) fiili idaresi
ve mülkiyeti, nesnel koşullar gereği erkeğin denetimine geçti. Kadının hane
etrafındaki geleneksel emeği, erkeğin elinde biriken bu devasa artı-ürün
karşısında ekonomik değerini ve toplumsal önemini yitirdi. Böylece kadın,
toplumsal ana üretim sürecinden kademeli olarak dışlanarak dar hane içine
hapsedildi.
Artı-ürün özel mülkiyeti ve sınıflı toplumu doğurmuş;
erkeğin elinde biriken serveti kendi meşru varislerine bırakma zorunluluğu, soy
çizgisinin erkeğe geçmesini dayatmıştır. Erkeğin, mirasını bırakacağı çocuğun
kendisinden olduğundan emin olma arzusu, kadının cinselliği üzerinde mutlak bir
tahakküm kurulmasını ve tek eşliliğe zorlanmasını beraberinde getirmiştir. Bu
noktada kadın yalnızca ev içine hapsedilmekle kalmamış, bedeni ve doğurganlığı
mülkiyet aktarımının salt bir aracı haline getirilerek bizzat kendisi bir
"mülk" (cariyeler, çok eşlilik kurumları) konumuna düşürülmüştür. Bu
muazzam dönüşüm, Engels'in tanımıyla, "kadın cinsinin dünya çapındaki tarihsel
yenilgisi" anlamına geliyordu.
Kapitalizm sahneye çıkmadan çok önce, kadın zaten bu
mülkiyet ilişkileri tarafından araçsallaştırılmış ve salt "yeniden
üretim" işleviyle ev içine hapsedilmişti. Kapitalizm, feodalizmden
devraldığı bu patriyarkal tahakkümü yok etmemiş; aksine "ilksel
birikim" süreçlerinde kadın bedenini, yeni sistemin en çok ihtiyaç duyduğu
metayı yani “emek gücünü” üreten bir makineye dönüştürerek yeniden rasyonelize
etmiştir.
2. Kapitalizm, Proleterleşme ve Çifte Mesainin Sosyoekonomik Kökleri
Kapitalizmin devasa endüstriyel gelişimi, kadınları tarihsel
olarak hapsedildikleri dar ev içi sınırlarından çekip çıkararak kamusal
üretime, yani ücretli işgücüne katmıştır. Bu durum, kadını doğrudan işçi
sınıfının ve sınıf mücadelesinin organik bir parçası haline getirdiği için
tarihsel açıdan ileri bir adımdır.
Ancak kapitalizmin yarattığı bu nesnel özgürleşme zemini
devasa bir çelişki barındırır. Sermaye, kadını fabrikada sömürmek üzere evden
çıkarırken, onu daha önce mahkûm bırakıldığı ev içi ücretsiz emek
sömürüsünden azat etmemiştir. İşçi sınıfının "emek gücü" (işçinin
biyolojik varlığı, beslenmesi, dinlendirilmesi ve yeni nesillerin
yetiştirilmesi) gökten düşmez; her gün evde yeniden üretilmek zorundadır.
Kapitalizm, kâr oranlarını korumak adına bu devasa yeniden üretim maliyetini
(kreşler, yemekhaneler, çamaşırhaneler, hasta bakımı kurarak) sosyalleştirmeyi
reddetmiş; bu yükü yine kadının ücretsiz ev içi emeğinin üzerine yıkmıştır.
Ev işi sadece kişisel bir "hizmet" değil,
kapitalizm için emek gücünü üreten ve sermaye birikimine doğrudan (fakat
ücretsiz) katkı sağlayan gizli bir üretim alanıdır. Kadının endüstriyel işlere
katılımı onun ev işlerinden kurtulması anlamına gelmemiş; aksine eski
yüklerinin üzerine yeni bir yükün eklenmesiyle sonuçlanmıştır. "Çifte
mesai" olgusu tam olarak budur. Kapitalizm ev içi köleliği icat etmemiş;
eski esaretin (hane içi karşılıksız emek) yanına yeni esareti (ücretli fabrika
köleliği) ekleyerek kadına yönelik sistematik bir çifte sömürü
mekanizması yaratmıştır. Proleter kadın, fabrikada erkek işçiyle beraber
vahşice sömürülmekte; mesaisi bittiğinde ise evde ikinci vardiyasına dönerek
kapitalizmin ihtiyaç duyduğu emek gücünü ücretsiz olarak yeniden üretmeye
mahkûm edilmektedir.
3. Radikal Feminizmin İflası: Sınıf Bölücülüğü ve Erkeğin Çaresiz İktidarı
Bu tarihsel ve ekonomik gerçeklik, radikal feminizmin neden
kadınları özgürleştiremeyeceğini net bir şekilde açıklar. Radikal feminizm,
patriyarkayı kapitalizmden bağımsız, tarihler üstü bir baskı sistemi olarak
görür ve temel çelişkiyi proletarya ile burjuvazi arasında değil,
"erkekler ile kadınlar" arasında kurar. Sömürünün temelini mülkiyet
ilişkilerinde değil, erkeğin doğasında, biyolojisinde veya şahsi öfkesinde
arar. Bu yaklaşım, diyalektik materyalizm açısından temelsiz, politik açıdan ise
son derece gericidir.
Kapitalizmin çarkları arasında günde on saat ezilen,
yabancılaşan ve kendi varlığına dair hiçbir söz hakkı bulunmayan bir erkek
işçiden, elinde kalan yegane iktidar alanını —evdeki patriyarkal üstünlüğünü—
salt ahlaki veya feminist bir çağrıyla gönüllü olarak terk etmesini beklemek
politik bir körlüktür. Sistemin onu posasını çıkarana kadar sömürdüğü bir
dünyada, o erkek için aile, tahakküm kurabildiği ve kendini "güçlü"
hissedebildiği tek mikro-krallıktır. Patriyarkal ayrıcalıklar erkeğin mutlak
gücünün değil, onun kapitalizmdeki güçsüzlüğünün ve proleterleşmesinin
psikolojik telafisidir. Erkek işçinin kendi sınıf sömürüsünün farkına varmadan
salt ev içindeki bu hiyerarşiyi bırakması namümkündür.
Bu kırılma, ancak sınıf mücadelesinin pratik ateşi içinde
yaşanabilir. Örneğin, 1984-85 İngiltere Madenci Grevi'nde tam da bu tarihsel
uyanış yaşanmıştır. O güne dek eşlerini evdeki hizmetkârları olarak gören
madenci erkekler, kurulan destek komitelerinde grevi omuzlayan, barikatlarda
polisle çatışan ve direnişi yöneten kadınları gördüklerinde, evdeki ataerkil
tahakküm ideolojisi o barikatlarda kendiliğinden yıkılmıştır. İşçi sınıfının
kadın ve erkek fertleri sermayeye karşı müttefiktir ve cinsiyetçi önyargılar
ancak sınıf düşmanına karşı verilen bu ortak eylem içinde parçalanabilir.
Dahası, kadınların kapitalizm içinde erkeklere karşı
cinsiyet temelli topyekûn bir savaşı kazanması yapısal olarak imkansızdır.
Sistem, kadın emeğini yedekte tutmak, esnekleştirmek ve ucuzlaştırmak üzerine
kuruludur. Tarihsel olarak egemen konumdaki patriyarka, ancak üretim araçları
üzerinde denetim kurularak yok edilebilir. Kadınların erkeklerden daha az
sermayeye ve daha düşük ücretlere sahip olduğu kapitalist düzende, kadınların
sermaye ve üretim üzerinde kitlesel bir ekonomik üstünlük kurmasına sistemin
kâr mekanizması asla izin vermeyecektir. Bu nedenle sorunu "erkeklere
karşı" bir savaşa indirgemek, bizzat sermayenin sınıfı bölme stratejisine
hizmet eder.
4. Liberal Feminizmin İkiyüzlülüğü: Yapay Kızkardeşlik ve Emperyalizm
Liberal feminizm ise kapitalizmin temellerini (özel
mülkiyet, kâr hırsı) asla sorgulamadan yalnızca sistem içi "fırsat
eşitliği" talep eder. Şirket yönetimlerinde kadın kotaları, siyasette eşit
temsil veya şirket hiyerarşilerinde yükselerek yönetici elit arasına katılma
arzusu bu akımın varlık nedenidir. Tüm kadınların salt cinsiyetleri nedeniyle
ortak çıkarlara sahip olduğunu öne sürerek bir "yapay kızkardeşlik"
miti üretir.
Fakat üretim ilişkilerinin katı gerçekliği bu yapay bağı
paramparça eder. Üretim araçlarına sahip olan ve kârını artırmak için
işçilerini acımasızca sömüren patron kadın ile esnek ve güvencesiz çalıştırılan
işçi kadının hiçbir ortak çıkarı yoktur. Liberal burjuva kadını şirket
hiyerarşilerinde yükselirken evdeki tarihsel çifte mesai yükünden ancak kendi
ev işini ve çocuk bakımını, alt sınıf veya göçmen proleter bir kadına yok
pahasına taşere ederek kurtulur. Yönetici kadın şirketinde kadın hakları
savunuculuğu yaparken, evini çekip çevirmesi için asgari ücretin altında başka
bir kadını sömürür. Kariyerist liberal feminizm, sistemi yıkmayı değil, bir
avuç ayrıcalıklı kadının da sömürü pastasından burjuva erkeklerle eşit pay
almasını hedefler.
Dahası, liberal feminizmin devasa bir emperyalist körlüğü
vardır. "Gelişmiş" merkez ülkelerindeki ayrıcalıklı kadınların
kariyer hedeflerine odaklanan bu akım, o kadınların giydiği kıyafetlerin veya
yönettikleri şirketlerin kârlarının, Küresel Güney'deki (Asya, Afrika, Latin
Amerika) kadınların kölelik koşullarında sömürülmesiyle üretildiği gerçeğini
gizler. Çokuluslu tekeller, çevre ülkelerindeki kadınların ve çocukların kanı
üzerinden devasa kârlar elde ederken, merkezdeki burjuva feminizmi bu sömürüye
suç ortağı olur. Anti-emperyalist ve anti-kapitalist olmayan bir feminizm,
sadece ayrıcalıklı azınlığın sömürü pastasından eşit pay alma projesidir. Kendi
bireysel kurtuluşlarını sağlayan bu azınlık, nihayetinde sömürülen kitleleri
terk edip ezenlerin safında yer alır.
5. Burjuva Devletinin "Kurtarıcı" İllüzyonu
Sınıflar üstü feminizmin bir diğer ölümcül yanılgısı,
devleti tarafsız bir aygıt sanarak ondan "kadın haklarını koruyan"
yasalar, uluslararası sözleşmeler ve kotalar talep etmesidir. Oysa kapitalist
devlet, egemen sınıfın bir baskı aygıtıdır ve işgücünün ucuza yeniden
üretilmesi için aileyi ve kadının ev içi emeğini bizzat korumak zorundadır.
Burjuva devleti bir yandan göstermelik eşitlik yasaları
çıkarıp kadınları koruyormuş gibi yaparken, diğer yandan kriz dönemlerinde ilk
iş olarak refah bütçelerini (kreşleri, hastaneleri, bakım evlerini) keserek
kadını tekrar eve ve ücretsiz çifte mesaiye mahkûm eder. Kadın işçilerin
"esnek", "yarı-zamanlı" ve "güvencesiz" çalışmaya
itilmesi bizzat devlet politikalarıyla teşvik edilir ve desteklenir. Devlet,
işgücü piyasasının ihtiyaç duyduğu esnekliği kadınların güvencesizliği
üzerinden sağlar. Dolayısıyla, kapitalist devleti reforme ederek, ondan yasal
tavizler kopararak kadınların yapısal olarak özgürleşeceğini sanmak büyük bir
illüzyondur.
6. Marksist-Feminist Praksis: Tarihsel Deneyimler
Marksist teori, salt bir felsefi eleştiri değil, eylem
içinde doğrulanan bir praksistir. Bunun mikro düzeydeki çarpıcı örneklerinden
biri, 1972-73 yıllarında Danimarka'daki Kraliyet Porselen Fabrikası'nda (Royal
Porcelain Factory) patlak veren "plaka boyayıcı" kadınların grevidir.
Sendika bürokrasisinin kibrine ve para cezalarına rağmen kadınlar grevi
militanca sürdürmüş, sadece sermayeye karşı değil, evdeki geleneksel cinsiyet
rollerine karşı da devrimci bir uyanış yaşamışlardır. "Birer insan olarak
uyandıklarını" belirten kadınlar evdeki eşitsiz yükü reddetmiş, bu süreç
pek çok boyun eğmeci evliliğin sonlanmasına yol açmıştır. Kadınların sınıf
mücadelesine katılımı, toplumsal cinsiyet bilincinin burjuva salonlarında değil,
barikatlarda ve grev çadırlarında dövüldüğünü kanıtlar.
Makro düzeyde tarihin gördüğü en köklü özgürleşme deneyimi
ise 1917 Ekim Devrimi'dir. Bolşevik politikalar yasal eşitlikle yetinmemiş;
sorunun maddi kaynağına, yani ev köleliğine savaş açmıştır. Sovyet devleti;
çamaşır, temizlik, yemek ve çocuk bakımı gibi kapalı kapılar ardında kadını
tüketen çifte mesai angaryasını devlet destekli kamu yemekhaneleri, ortak
çamaşırhaneler, modern kreşler ve anaokulları kurarak toplumsallaştırmayı
hedeflemiştir. İlerleyen yıllardaki bürokratik (Stalinist) yozlaşma, aileyi
yeniden kutsayarak kadını tekrar eve hapsetmiş olsa da, devrimin ilk yılları
çifte mesainin kökünün nasıl kazınacağına dair benzersiz bir pratik miras
bırakmıştır.
7. Gerçek Özgürleşmenin Yol Haritası: Sosyalist Feminist Program
Bugün kapitalizm; devasa otomasyon, robotik teknolojiler ve
küresel üretim kapasitesi ile insanlığı ev içi angaryalardan sonsuza dek
kurtaracak nesnel altyapıyı çoktan yaratmıştır. Ancak bu teknoloji, toplumun
refahı için değil sermayenin kârı için gasp edilmektedir. Kadının gerçek
kurtuluşu için Marksist feminizmin sunduğu yapısal yol haritası dört temel
sütuna dayanır:
- Özel
Mülkiyetin ve Ücretli Köleliğin İlgası: Kapitalist sınıfın üretim
araçları (fabrikalar, bankalar, devasa tarım işletmeleri) üzerindeki
mülkiyetine son verilerek, kâr yerine insan ihtiyaçlarını merkeze alan
demokratik, planlı bir sosyalist ekonomiye geçilmelidir.
- Yeniden
Üretim Emeğinin Toplumsallaştırılması: Çifte mesaiyi yaratan
yalıtılmış ev işleri ve bakım hizmetleri, kadının doğal görevi olmaktan
çıkarılıp toplumun ortak sorumluluğuna alınmalı; ücretsiz, yüksek
nitelikli kamusal kurumlara devredilmelidir.
- Çalışma
Sürelerinin Radikal Biçimde Kısaltılması: Teknolojinin ve planlı
ekonominin sunduğu imkânlarla zorunlu işgünü asgariye indirilmeli; böylece
tüm bireylerin bilim, sanat, siyaset ve kültürel gelişim için ihtiyaç
duydukları serbest zamana kavuşmaları sağlanmalıdır.
- Ailenin
Sönümlenmesi ve Yeni İnsan İlişkileri: Sosyalist devrim aileyi
yasaklamaz. Ancak ekonomik zorunlulukların, miras kaygılarının ve barınma
telaşının ortadan kalktığı bir dünyada, mülkiyet ilişkileri üzerine kurulu
burjuva çekirdek aile kendiliğinden sönümlenir. Kadın ve erkek arasındaki
bağlar her türlü tahakkümden arınarak yalnızca özgür iradeye ve karşılıklı
sevgiye dayalı, eşit yoldaşlıklara dönüşecektir.
Kapitalizmin ufku içinde kalan bir feminizm, statükoyu
yeniden üreten ve işçi sınıfını bölen sahte bir kızkardeşlik söylemi olmaya
mahkûmdur. Cinsiyetçi baskıların maddi temeli olan mülkiyet ilişkileri ortadan
kalkmadan kadın özgürleşemez. Kadınların mücadelesi ile işçi sınıfının
mücadelesi birbirinden koparılamaz organik bir bütündür. Kadının kurtuluşu
proletaryanın kurtuluşunun önkoşulu olduğu gibi; işçi sınıfının, sermayenin
kalesini yıkan devrimci eylemi olmadan kadının çifte sömürüden nihai kurtuluşu
da hiçbir zaman gerçekleşemeyecektir.
Kaynakça
- Dalla
Costa, M. & James, S., Kadınların Gücü ve Topluluğun Altüst Oluşu.
- Engels,
F., Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni.
- Federici,
S., Caliban ve Cadı: Kadınlar, Beden ve İlksel Birikim.
- Federici,
S., Ücret Karşılığı Ev İşi.
- Kollontai,
A., Toplumsal Cinsiyet ve Sınıf / Yeni Kadın.
- Vogel,
L., Marksizm ve Kadınların Ezilmesi: Yeniden Üretimin Bir Pratiğine
Doğru.
- Zetkin, C., Kadın Sorunu Üzerine (Eser Seçkisi).
Bu yazılar ücretsiz ama emek istiyor. Bir kahveyle destek olabilirsiniz.
